Sedat Peker'in Röportajları

Tempo Dergisi Ropörtajı 18 Mayıs 2006

Sedat Peker'in geçtiğimiz günlerde Tempo dergisinde yayınlanan röportajının orjinal metnidir.

Röportajın Pdf Formatı için tılayın.

Tempo : Cezaevi günleriniz nasıl geçiyor? Mesela bir günününüz nasıl geçiyor? Ayrıca bulunduğunuz ortamı da ayrıntılı olarak anlatır mısınız? Mesela okuduğunuz kitaplar nelerdir? Gazete dergi okuyup televizyon izleyebiliyor musunuz? Sedat PEKER : Cezaevinde günlerim ruhsal olarak huzurlu, tempo olarak ise yoğun geçmekte. Burada yaşadığım bir günü özetlemek istersem genelde sabah saatlerinde kalkmış oluyor, kahvaltıdan sonra da öğle vaktine kadar günlük gazetelerimi inceliyorum. Saat 12:00’ den sonra 13:30’a kadar yani öğle arası diye adlandırdığımız zamanda ise omuriliğimdeki sağlık problemlerime iyi gelecek olan kültür fizik hareketlerini yapıyor, daha sonra 13:30’ da avukat görüş odasına geçiyorum. Saat 17:00’ ye kadar gelen avukat arkadaşlarımızla görüştükten sonra saat 17:00 gibi tekrar koğuşa döndüğümde zaten gelen mektuplarımız teslim edilmiş oluyor. Mektupları okumayı gece yarısına kadar ancak tamamlayabiliyorum. Gece yarısından sonraki zamanı ise kitap okuyarak değerlendiriyorum. Bu sistemin içinde bir aksama olduğunda ise yani boşa vakit çıkarsa onları da kitap okumak için kullanıyorum.

Bulunduğum ortamı detaylı anlatmak istesem bile fiziki olarak çok fazla detay verebilmem mümkün değil. Çünkü demirden ve betondan oluşan iki katlı mimari yapının içindeyiz. Bir de küçük de olsa bahçe diye adlandırdığımız her tarafı betondan üstleri de çivili telden oluşan alanımız var. Akşam saatlerine kadar bu bahçeyi kullanabiliyoruz. Koğuşun metrekaresi küçük olduğu için bu küçüklüğe uyumlu olarak mini buzdolabımız bir de 37 ekran televizyonumuz var. Daha fazla ayrıntı vermek isterim ama fiziki yapı olarak başka söyleyebileceğim maalesef bir şey yok.

Okuduğum kitap türleri ise kişisel gelişim, tarih, biyografi, otobiyografi, roman yani her çeşit kitabı okuyabilmek gayretinde oluyorum. Zaten dışarıda özgür olduğum anlarda da düzenli bir okuyucu olma gayretindeydim. Kitap ismi vermem gerekirse (sorunuzdan bunu anladım) burada okuduğum ve üzerimde etkisini bırakan bazı kitapların isimlerini söylemek isterim.

1-) Bir gün tek başıma- Vedat Türkali 2-) Ezilenler- Dostoyevski 3-) Çanlar Kimin İçin Çalıyor- Hemingway 4-) Her Şey Seninle Başlar- Mümin Sekman 5-) Hayatınızın en güzel yılı- Debbie Ford 6-) Balzac-Goriot baba 7-)Ve tabiî ki başyapıt olarak Turgut Özakman’ ın Şu Çılgın Türkler kitabı. Ali Koç ve Yusuf Koç isimli beyler tarafından hazırlanan ‘Bağbuğ Atatürk’ ve ‘Tarihi Gerçekler Işığında Belgelerle Mustafa Kemal Atatürk’ isimli kitapların ise isimlerini anmaktan ayrıca bir zevk duyarım.

Günlük gazetelerimizi haftalık, aylık dergilerimizi temin edebiliyoruz. (Bu bizim için tabii ki çok iyi bir şey.) televizyon izleyiciliğimle ilgili şunları söylemek isterim. Galiba ben tutuklu değilken de iyi bir televizyon izleyicisi değildim. Burada da aynı şekilde devam ediyorum. Ana haberleri ve birkaç tartışma programını dizi olarak da Avrupa Yakası’ nı takip ediyorum.

Tempo : F tipini cezaevini normal cezaevleriyle kıyaslarsanız arada ne gibi farklar var? Sedat PEKER : Tabii ki arada çok fark var. F tipi cezaevlerinin birçok Avrupa ülkesinde yasaklandığını biliyorum. O cezaevlerinde daha önce yatmış olan mahkûmların röportajlarını tercüme ettirip inceledim. Onların da yüksek oranda hafıza kaybı, karamsarlık ve yoğun gerginlik yaşadıklarını öğrendim.

Galiba bu sorunlar, F tipi cezaevlerinin mimarisinden kaynaklanıyor. Aynı etkiler bende ve muhabbet ettiğim diğer tutuklu arkadaşlarımızda da var. Çare olarak unutkanlığı engellemek için Ginko Biloba kullanıyor ve çeşitli bulmacalar çözüyorum, karamsarlık psikolojisinden etkilenmemek için de gıda takviyeleri alıp kişisel motivasyon ve gelişim kitapları okuyorum. Normal cezaevlerinde bu tip sorunları hiç yaşamıyorduk bence bunun sebebi birçok farklı insanla görüşebilme imkânımızın olmasıydı. Bu görüşmeler esnasında duygusal paylaşımlar yaşayabilmemizdi( Ailelerimizle dostlarımızla ilgili anlatımlar)

F tiplerinin güzel yanı ise mekanik bir saat gibi devamlı işleyebilmesi, yani sistemin hiç tıkanmaması, ayrıca tüm personelin yüksek okul mezunu olmalarından dolayı tutuklulara hitabetlerinin ve davranışlarının gayet iyi olması.

Tempo : Serbest kaldıktan sonra gıyabınızda tutuklama kararı çıkarıldı. Siz, kendi isteğinizle, teslim olma kararı aldığınızda bu kadar yatacağınızı tahmin ediyor muydunuz? Ne zaman tahliye olacağınız hakkında fikriniz var mı? Sedat PEKER : Cezaevinden ne zaman tahliye olacağımı, mahkeme heyetinden ve Yüce Allah’ tan başka kimsenin bilmesi mümkün değil.

Sorunuzun diğer bölümüne vereceğim cevap ise; teslim olma kararı aldığımda bu kadar yatacağımı tahmin etmemiştim.

Gerçi iyi ki tutuklanmışım, iyi ki F tipi cezaevine gelmişim. Belki sizler de yaşamışsınızdır hani her insanın hayatın da kötünün kötüsü diye adlandırabileceği bir dönemi vardır ya, (ruhsal olarak) ben gerçekten tutuklanmadan önce dışarı da o dönemi yaşıyordum. Tutuklanıp buraya gelmeseydim 6 ay, bilemediniz 9–10 aylık bir zaman dilimi limitim kalmıştı. Yani çıldırma noktasındaydım. Bu kadar kişi bana kötülük yapmak için uğraştılar, didindiler, mücadele ettiler; sonucunda ise bana ne kadar büyük bir iyilik yapmış oldular. Şimdi kim bilir sizin sorduğunuz bu soruları cevaplamak yerine Mazhar Osman’ ın heykelinin yanında ziyaretçilerin getirdiği sigaraları içiyor olacaktım. Tabii bana kötülük yapma amaçlı bu iyiliği yaptıkları için bu zincirde yer alan kimseye teşekkür etmiyorum. (Hileli tahkikatlarla adli mercileri yanıltmaya çalışanları).

Sigara insan ömrünü 7–8 sene kısaltıyormuş, takriben bir sene önce sigarayı bıraktım, o kötü dönemimde nerdeyse avuçla kullandığım anti-depresanların isimlerini bile unuttum. Cezaevinde kaldığım süreyi, sigarayı bıraktığımdan dolayı uzayan ömür dilimimden düşersem yine epeyce karda oluyorum.

Galiba buna en kötü şartlarda bile kâr elde edebilme başarısı diyorlar.

Tempo : Cezaevinden çıktığınızda hayatınızda ne gibi bir değişiklik, farklılık yapmayı ve yeni planlar düşünüyorsunuz? Sedat PEKER : Şu an incelemelerim devam etmekte kanunen suçlamalara karşı mahkemelerde kullanabileceksem 24 saat noterle beraber yaşamayı düşünüyorum. Görüşmelerimi (telefonla ve yüz yüze fark etmez noterin huzurunda yapacağım)

Tabii yatak odasına noteri nasıl alalım o da ayrı bir sorun. (Almayacağımız kesin) Gerçi tahkikatı yapan arkadaşların yatak odası maceralarına karşı özel bir ilgisi var. Orada noter olmadığı için yine bir sürü playboy hikâyeleri uydurdular.(Olanı olmayanı)

Bundan 5 sene önce yatak odama gizli kamera koymuşlardı buldum ve savcılığa şikâyet ettim, halen savcılıktan cevap bekliyoruz.

Yatak odası meraklarının mazisi anlayacağınız üzere eskilere dayanıyor. Sorunuza tekrar dönersek ben olabilmek için hayatım boyunca bedel ödedim. Bedeli ödenerek sahip olduğum hiçbir şeyi değiştirmeyi düşünmüyorum. Yaşadığım sürece de düşünmeyeceğim.

Tempo : Cezaevinde olduğunuz için işleriniz etkilendi mi? Bu anlamda yaşadığınız sorunlar nelerdir? Sedat PEKER : İşleriniz etkilendi mi diye soruyorsunuz ama maalesef etkilenecek iş bile kalmadı ki. Adam bana arsa satmış diye gözaltına alıyorlar. Niye sattın? Cevap veriyor;” Bu beyefendiye arsa satmak yasaksa, siz niye vergi ruhsatı veriyorsunuz? Siz devlet olarak kabul ediyorsunuz da ben niye birey olarak muhatap kabul etmeyeyim?” Şirketlerin maliyecisinden çaycısına, çaycısından müşterisine kadar herkes gözaltına alınırsa kimse benle iş yapar mı? Cevap çok basit tabii ki yapmaz. Has-bel kader tahliye olursam bir süre geçtikten sonra gazeteler yazar; Sedat Peker hiç vergi vermemiş, vermiyor ben de gülerim buna hem de çok. Başka ne yapabilirim ki?

Tempo : Cezaevinden çıktıktan sonra ilk yapmak istediğiniz şey nedir? Sedat PEKER : Gençliğimin ilk yıllarından beri cezaevi kültürüne uzak değilim, bu sayede de özlemin insanın canını acıtabileceğini birçok kez yaşayarak öğrendim. Bu yüzden tahliye olacağım ana kadar özlem duygumun tamamını beynimde bloke ettim.(tekrar acı çekmemek adına)

Tempo : Hayaliniz nedir? Sedat PEKER : Bildiğim kadarıyla dünya tarihi boyunca bulunmuş en eski yazıt, Gılgamış Destanı’dır. Bu destanın sonunda yer alan ancak ölümsüz bir isme sahip olunabileceği gerçeği aklı başında olan herkesin hayalidir. Hayalim, yaşarken önemli ve onurlu biri olmak bu dünyadaki misafirliğim bitince de saygıyla anılmak diyebiliriz.

Tempo : Televizyon programlarında kendinizin bir hiç olduğunu söylemenizin sebebi nedir? Sedat PEKER : Aslında benim kullandığım hiçlik tanımı anlaşıldığından biraz daha farklı galiba, çünkü ben tüm tevazusuna ve ruh teslimiyetine karşı hiç olabilmenin farklı büyük bir güç olduğuna inanıyorum. Bir hiçin bu dünyada kaybetmeyi göze alamayacağı bence hiçbir şeyi yoktur. Bu da demek oluyor ki Yüce yaratıcının haricinde onun üzerinde hiçbir güç bulunmamaktadır. Hiçlik tanımıyla hayata bakışımı özetlemek istersem bu cümlenin yeterli olacağını sanırım. ” Bir piç olup imparator olmaktansa, onur sahibi bir hiç olmayı tercih ederim.”

Tempo : Türbelere olan ilginizin sebebi nedir? Sedat PEKER : Aksiyonu bol olan hayatı tercih eden kimselerin, travma gibi sorunlar yaşamaları kaçınılmazdır. Bunun sonucunda, psikiyatriste de gidebilirsiniz psikoloğa da. (tabii bazı şeyleri paylaşmamak kaydıyla) Yaşadıklarımızın tamamını paylaşamayacağınız için bu ziyaretlerinizin sonucunda çok iyi bir netice alabilmeniz bence mümkün değil, bu yüzden artık doktorunuz siz oluyorsunuz.

Türbelerde yatan kişiler çevrelerindeki insanların sevgilerini takdirlerini kazanmamış olsalar uzun yüzyıllar boyunca unutulmuş olurlardı. Unutulmayıp sevgiye layık görüldüklerine göre iyi birer insan oldukları bence tarihi gerçeklerdir. Ben iyi insanların kabirlerinin de, ruhlarının da, çevrelerine pozitif enerji yaydığına inanırım. Ayrıca mekânları ziyaret etmek (özellikle geceleri) sünneti seniyedir. Kabirler bize pozitif enerji verirken hem de ahiret hayatını hatırlatırlar.(yani ölüm de var) Kendimle ilgili olarak “majiyenim” diyemesem de majiyle ilgili bilgi sahibi olduğumu zannediyorum. Düşsel seyahatlere inanıyor ve yaşayabildiğimi hissediyorum. Düşsel seyahatler için bence en uygun mekân türbelerdir. Türbelerden daha huzurlu bir mekânın olmadığını zannediyorum. Varsa da ben bilmiyorum. (Ülkemizde Aliester Crovley ismi majiyle ilgili ön plana çıkarıldığı için halkımızda da majiye karşı haksız bir önyargı oluşmuştur. Mesela Salvador Dali de, Picasso da, maji kültürüyle ilgilenmiştir. Ama ülkemizde de sadece Aliester Crovley majiyen olarak bilinir ve hatırlanır, kendisine duyulan antipatinin de maji kültürüne karşı önyargı olarak yansıdığını görüyoruz.)

Tempo : Hayatınızın hiçbir döneminde keşke cezaevine girmeseydim dediğiniz oldu mu? Sedat PEKER : Şu an içinde bulunduğum F tipi veya başka tarz cezaevleri için öyle bir şey söylemedim. Benim içine girmek istemediğim cezaevi bazı insanların korkaklık, cimrilik, yalakalık, vefasızlık gibi hastalıklı düşünceleriyle beyinlerinin içinde oluşturdukları ve hiçbir zaman kurtulma şanslarının olmadığı sanal cezaevleridir. Henüz çocuk yaşımdayken böyle bir cezaevine girmeyi reddettim. Korkunun yerine cesareti, cimriliğin yerine cömertliği, yalakalığın yerine dik duruşu, vefasızlığın yerine de dostluğu tercih ettim. (F tipinde bulunan şahsımın mı, yoksa hastalıklı düşünceleriyle beyinlerinde oluşturdukları sanal cezaevinde yatan insanların mı, gerçek mahkum olduğunun kararını yüreklerini kaburgalarının arkasından çıkarıp avucunun içine alabilecek cesareti olan kişilerin hâkimliğine bırakırım.)

Tempo : Kendinize ‘Ruh Adam’ diyorsunuz? Sedat PEKER : Çocukluğumun ilk yıllarından bugüne kadar ciddi olarak aidiyet sorunu yaşayan birisiyim. Bu duyguyu hayatının bir döneminde tabii ki her insan yaşar, fakat benimki galiba biraz farklıydı. Ailem benim ailemdi, mahalledeki arkadaşlarım benim arkadaşlarımdı. Onları çok seviyordum ama adlandıramadığım bir şey vardı. Mesela arkadaşlarıma devamlı sorardım “ Nefes alınca ne hissediyorsun? Sıcağa dokununca ne hissediyorsun? gibi, nedense kendimin onlardan farklı şeyler hissettiğine inanırdım. Mesela hiç kimse Kızılderili olmak istemezdi. Bu yüzden kura çekilirdi, ben kura çekmeden Kızılderili olan tek çocuktum.(şu anda da yatağımın başucunda Kızılderili öğretileri asılı.) Ve bir yerlerde birbirimizi çok iyi anlayacağımız insanların var olduğuna her zaman inanırdım. Normal biri olmadığımı biliyor ve de hissediyordum. ( Hayatımın hiçbir döneminde de normal olmaya gayret göstermedim ve asla normal olmak istemedim.) ”Psikiyatrideki tüm hastalıklar bana uyuyor mu?” Diye inceledim. Şizofren, paranoya gibi. Maalesef uymadıklarını gördüm. Tabiî ki ait olduğum yeri bulabilmek adına verdiğim mücadelenin ilk basamaklarıydı bunlar, sonraları Hindu keşişlerinden, Tibet lamalarına, Asya Şamanlarından, Güney Amerika’ da ki Ant Şamanlarına, Kızılderili öğretilerinden Freud’ un psikanaliz temel ilkelerine ya da psikolojik tedaviye farklı öneri getiren Abraham Maslow’ un Hümanist psikolojisine kadar birçok farklı öğretiyi inceledim. Neticede bu dünyaya bedenen tam olarak geldiğime ancak ruhumun bedenimle buluşmadan önce yara aldığına, bir parçasının zarar gördüğüne (ufak çocukken dikenli telden atlayınca pantolonun bir parçasının kopup telde kalması gibi) kanaat getirdim. Bence dünyanın bir yerlerinde bu şekilde yaşayan birçok insan var. Bizler aynı kulübün üyeleriyiz ancak fiziken kulübümüzün kurulması ve bizlerin buluşması şu ana kadar mümkün olmadı. Bu yüzden kulübümüz kurulana ve ismi belirlenene kadar “Ruh Adam” sıfatını kullanıyorum. “ Tabii kimse için mahsuru yoksa!”

Tempo : Geçmişe dönüp keşke yapmasaydım dediğiniz şeyler var mı, varsa nelerdir? Sedat PEKER : Mutlaka her insan hayatı boyunca birkaç kez bu sözü söylemiştir. Hatırlayınca halen daha utandığım ve mahcup olduğum 2 olayı sorunuza cevap olarak yazmak isterim. Birincisi Adapazarı depremi zamanında oldu. ben ve arkadaşlarım o kötü günlerde elimizden geldiğince iyi bir şeyler yapma gayretindeydik. Bir arkadaşımız bizim tesisleri herkes kendi reklâmı için sahipleniyor isim yazalım deyince ben de öyle bir şey olmaz ayıp olur dedim. Daha sonra birkaç arkadaşımız ısrar edince ismimin yazılmasına onay verdim. Daha açıkçası galiba nefsime mağlup oldum.

İkincisi ise Bulgaristan’ da kaçak olmayan yasal avda yaşadıklarımdı. Bu avda 2 geyik vurdum derece yaptığım için altın madalya da aldım.(10 sene önce) Ancak o günü hatırlayınca halen daha canım çok acır. Hayvanın çok yaşlı olmasını kendime devamlı hatırlatmamın da ayrıca onu vurduğumuz için devlete ödediğimiz paranın yaban hayatına harcanacak olmasının da çektiğim acıyı hafifletmeye hiç etkisi olmadı. Birincisi hayır için yapılan tesislere her ne olursa olsun isim yazmamalıydım. İkincisi zararsız ve güçsüz olan hiçbir şeye zarar vermemeye söz vermiş olan ben o geyikleri asla vurmamalıydım. Sözümde durmamışım. Bu iki kötü hatıramdan dolayı kendime çok kereler kötü davrandığımı bilirim. (Şu anda bile).

Tempo : Her insanın hayatında dönüm noktam dediği anlar olmuştur. Sizin böyle bir anınız oldu mu? Sedat PEKER : Çocuk yaşlarımdan itibaren ölüme karşı her nedense yoğun bir ilgim olmuştur. Gençliğimin ilk yıllarında ise bu duygum had safhalara ulaşmıştı. Bu duygu direkt intihar etmek gibi değil de ölümün çok yakınlarında dolaşma isteği gibi bir şeydi. Bir gün bu duygu yoğunluğunu kontrol edemeyeceğim şekilde yaşarken, Erenköy Tren İstasyonuna gittim (takriben 16 yaşındayım).Merak ettiğim şeyi yani ölümü yaşamak konusunda kesin kararlıydım. Beynimin içinde tanımlayamayacağım farklı bir his yoğunluğu yaşıyorken (Beynimi de kesinlikle hiçbir şartta vazgeçmemesi için kontrolüm altına almıştım). Şu an hatırladığım ise sadece boş boş bakıp devamlı gülmelerim. Karanlığın içinden şarapçı olan bir bey sigaramın olup olmadığını sordu (çok kullanmıyordum ama üstümde paket vardı) paketi kendisine verdim, nasıl olsa gidilecek yerde lazım olmaz diye. Sonra adamın o sigaradan dolayı ne kadar mutlu olduğunu görünce birçok şeyi aynı anda düşünmeye başladım tabi. Trenin de sesi bayağı yaklaşmıştı. Finalde şarapçıyla yaşadığım bazı diyaloglar bu düşüncemi yapmamı engelledi. O gün kendi kendime adını ölüm duası olarak belirlediğim bir dua ettim. Duamın özeti şuydu: O an itibariyle kendimi ölü kabul ettiğim ve bedenimi de gerektiği yerde doğrularım için hediye edeceğim üzerineydi! O günden sonra beni tanıyan herkes çok iyi çocuk olduğumu ama bu kafayla fazla yaşayamayacağımı söylüyorlardı. O zaman yaşım 16 idi. Şu an 35 ekstradan 19 sene hiç fena değil. (Galiba yine kârdayım ve yaşamaya devam ediyorum.) Beni en çok güldüren de 16 yaşında 2 metrekare yere girmek üzere kendi icadı olan ölüm duasını eden birini bu dünyadaki bazı şeyleri kullanarak korkutmaya çalışmaları. İşte bu beni gerçekten öldürüyor. (Tabii ki gülmekten.)

Yazarları, şairleri filozofları, hiciv üstadlarını seviyorum ama nedense intihar edenlerde, çıldıranlarda ise kendimden daha çok şey bulabiliyorum. Birçok denemesinde intiharı başaramamış olsa da Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirlerinde, Neyzen Tevfik’in hicivlerinde, Nietzche’nin öğretilerinde, Hemingway’in tüm eserlerinde farklı bir duygu farklı bir psikoloji yaşıyorum.

Unutmadan ölümümü 16 yaşından beri birçokları bekliyor. Şu an beklemeye başlayanlara tavsiyem onlar da belli çok uzun bekleyebilirler. Hazırlıklı olsunlar sonra hayal kırıklığı yaşayıp üzülmesinler. Ben dediğim gibi 16 yaşımdan beri ekstralarımı yaşıyorum. Benim düşüneceğim çok fazla bir şey yok.

Tempo : Kamuoyunda bilinen eski imajınız yani sakallı, bıyıklı, kilolu halinizi 5–6 sene önce yeniden değiştirdiniz. Değişken olmayı seviyor musunuz? Sedat PEKER : Çevremizdeki büyüklerimizden dinlediğimiz hikâyeler ve çok ufak yaşlarda okuduğum kitapların etkisinde kalmamdan dolayı aksiyon macerama çok erken yaşlarda başladım. O zamanlar bir fiil düzenli olarak sporla uğraşıyordum. (Boks) bu yüzden çok iyi bir vücudum vardı. Arkadaş grubumuzun içerisinde yaşça en küçük olan bendim ancak (Herkesle aramda en az 4–5 yaş vardı) onlar teveccüh gösterip beni sözcü seçmişlerdi ama benim yaşımla ve görüntümle ilgili çok ciddi sorunlarım vardı. Mesela bir yere davetli olarak gittiğimizde grubun en önünde ben olmama rağmen beni atlayıp arkadakilerin içinde en görüntülü olanı ben diye selamlıyorlardı. Sonra arkadaşım “-yok Sedat ben değilim” diyordu. Beni gösteriyordu ama benim o anda psikolojik olarak gardım tabii ki düşmüş oluyordu. Başka bir yere gittiğimizde bu sefer grubumuzun kasıtlı olarak arkasında kalırdım. Bu sefer de grubun önündeki arkadaşları ben zannederek selamlarlardı. Tabi yine arkadaşlarım beni gösterirdi ama ben zaten sinir hastası olmuş olurdum. Bu anlattığım zamanlarda ben 17, arkadaşlarım ise 22–23 yaşlarındaydı. Şimdi gülüyorum ama o zamanlar gerçekten resmen sinir hastası olmuştum. İlk kez tutuklanıp cezaevine girdiğimizde insanlar ismen bizi duymuşlar, sağ olsunlar çok fazla değer gösteriyorlardı. (Birçoğu babam yaşında adamdı). Ben o zamanlar 17 yaşındaydım. Şu an bile çok iyi hatırlıyorum. Sabahlara kadar sinirden ağlayarak sakalım ve bıyığım çıksın diye Yüce Allah’a dua ettiğimi…

Bu satırları yazarken gülüyorum ama o zamanlar gerçekten ciddi kompleksler yapmıştım. Beni tanıyan hiç kimse yanımda yaş muhabbeti yapmazdı. Yapan da zaten yanmıştı. (Bana çocuk mu demek istiyor acaba der başlardım). İşte ben bu psikolojide hem grubun sözcülüğünü yapıyor hem de bu kompleksimle uğraşıyordum. Ayrıca yaşamda başarılı olacağım diye iddia sahibiydim. Sakalım bıyığım çıktıktan sonra bir daha hiç kesmedim. Midem çatlayana kadar inanın kusana kadar yerdim, büyük adam gibi görünmek için,.öyle bir kültürde yaşıyorduk ki cesaretiniz aklınız varsa üstün meziyetleriniz 2.planda, görüntünüz 1.planda ne yapsaydım, bende 127 kiloluk, sakallı, bıyıklı bir adam oldum.Yurtdışından 1998’de geldiğim zaman tutuklanıp cezaevine girince bir gün radyo dinlerken Fatih Altaylı benden bahsediyor ama o an ismimi hatırlamıyor tarif ederken “-hani şu kilolu olan adam gibi bir şey” diye söyledi. Aynanın karşısına geçtim, o an yıkıldım ben resmen çocukluk kompleksimin kurbanı olmuş yani farklı bir adam olmuştum. Zaten artık görüntüm değil aklım ön planda olmalıydı 3 ayda 47 kilo vererek 80 kiloya indim ve halen daha bu kilomu koruyorum. Değişken biri miyim derken fiziksel olarak bir daha böyle bir şey inşallah yaşamam, ama ruhsal olarak değişime devamlı açığım. Zaten bu değişmeyen kuraldır, ya değişime ayak uydurursun ya da yok olursun. Tabiat bu kanunu tüm canlılara torpil yapmadan eşit olarak uyguluyor. Tüm bunları bilip de değişime direnmek aptallık olurdu herhalde.

Tempo : Kamuoyunda bilinmeyen farklı bir yönünüz varsa anlatır mısınız? Sedat PEKER : Vallahi var olmasına, var da nasıl anlatayım onu bilmiyorum. Bir gün takriben 18–20 yaşlarında arabamızı yol kenarına park etmiş içinde otururken arabanın içindeki boş poşeti dışarı attım. (o zamanlarda böyle bir şey yapmak tarzım değildi ama maalesef böyle bir hata yaptım). Birkaç dakika sonra bir bayan 45–50 yaşlarında bizim poşet elinde arabanın camına vuruyor. Bana bir şeyler söylemek istediği açık. Tabii içimden o an nereden geldi bu tip bizi buldu diye düşünceler geçirirken, hanımefendi olanca kibarlığıyla beyefendi poşetinizi düşürdünüz galiba dedi. (Keşke böyle demeseydi de ne isterse yapsaydı). Utancımdan hiçbir şey diyemeyip teşekkür etmiştim. O günden sonra ben ciddi bir çevreci oldum. Şaka filan yapmıyorum çok ciddi derecede. Hem de hatta çevreciliği abarttığımı bile söyleyebiliriz. Tatilde bile her günün 3–4 saati çöp filan topluyoruz. Çok keyifli bir şey de biri görüp tanısa ne diyeceğiz. Ya da kesin birisine bir şey yapacaklar. Tedbirli kıyafet yapmış çevreci diye takılıyorlar diyecekler. (İstihbarat görse kesin bu yönde rapor yazar). Gerçi bu yazıyı okuduktan sonra görseler de artık öyle düşünmezler herhalde. Tabii bizim çevreciliğimize bazen karakterimiz de yansıyor. O zaman ortaya çıkan manzara nasıl anlatılır bilmem ki. Mesela bir örnek vermek gerekirse, bir gün Datça Aktur’da dalıp ofroz yuvalarını seyredeceğiz. Malum dalgıç kıyafetlerini hepimiz biliriz. Biraz fazla samimi kıyafetler, ben zaten teknede giyiniyordum kıyafetlerimiz deniz kıyısında asla o şekilde gezmiyordum dalgıç hocasıyla teknede muhabbet ederken devamlı trolcülerden bahsediyor işte ağları denizin altını mahvediyor yakında dalınacak yer kalmayacak ülkemizde gibi şeyler anlatıyordu. Bende trolcülüğü bilmiyordum. Nedir bu trol dedim kaçak balık avcıları büyük gemileriyle dev gibi ağlarıyla denizin dibini mahvediyorlarmış. Bende gayet rahat Canip hoca’ya neredeler bunları bulalım dedim. Tabii ben o an bilinçli çevreciyim ya bu yüzden olayla da ilgilenmek lazım. Tabii bu meyanda üzerimde balıkadam kıyafetlerim vardı. Denizdeki 2 saat yolculuğumuzun sonunda bunları bulduk. Gemiye doğru yaklaşıyoruz, ama gemiden bize ne dedikleri hiç belli değil. Tabii insanların bana bu şekilde davranmasına hiç alışık değilim. Bizleri galiba yerli Greenpeace üyesi filan zannettiler. Bildiğim tek şey bize sallıyorlar (ağızlarına ne gelirse). Benim üzerimde balık adam kıyafeti sinirden yüzüm kıpkırmızı, yukarı çıkabilir miyim dedim gel gel dediler. Ben ve iki arkadaşım yukarı çıktık tabii onlar çok kalabalıklar ama onları saygılı davranmaya ikna ettim. Kaptanın ağzı bozuk olduğu için kafasını kırmızıya gözlerini mora boyadım. Tabii diğer tayfaları da aynı şekilde boyadım. Bir daha bu kişiler trolcülüğü hiçbir zaman yapmamışlar. Bunu çevre halkından öğrendim sağ olsunlar tüm çevreci dernekler teşekkür ziyaretlerine geldiler ve şahsıma çokça davetlerde bulundular. Bazen çevrecilik gibi hassas, duygusal, hissel yönlerinize hitap eden bir şeyde bile maalesef bu tip şeyler yaşanıyor galiba.

Tempo : Hayatla ilgili duruşunuzu nasıl belirliyorsunuz? Bunda faydalandığınız veya etkisi altında kaldığınız şeyler nelerdir? Sedat PEKER : Asırların tecrübelerini kendi içinde yoğurarak bu günlere ulaşan öykülerini, atasözlerinin içindeki anlatım neticelerine fazlaca değer verir, günümüze uyarlayarak hayatımın parçası haline getiririm. Mesela örneklendirmek için en sevdiklerimden birkaçını yazmak isterim. Bir tanesi Türk asıllı öğreti, diğeri ise İtalyan kökenli Amerikan öğretisi.

Hikâyeler şöyle; Bir gün baba kurt yavrusunu yanına alıp dağlarda gezdirip nasihatler de bulunarak hayatı öğretmeye çalışıyormuş, “-Oğlum demiş, şu gördüğün üzerinde beyaz renkli kıvır kıvır tüyleri olan şeyin adı koyundur. Allah, onları yiyelim hayatımızı devam ettirelim diye bize nimet olarak gönderdi. Biraz ilerisinde duran iki ayaklı elinde sopa olan şey ise insandır. O bizim düşmanımızdır ondan uzak dur” diyerek devam ederlerken, yavrukurt “-Peki baba orada dört tane ayağı olan bize benzeyen şey nedir?” diye sorduğunda, baba kurt “-ah demiş oğlum ona köpek derler bize benzer ama asla bizden değildir. Bir parça kemik için insana hizmet bize düşmanlık eder, esas ona dikkat et” diyerek dersi bitirmiş.

İtalyan asıllı Amerikan öğretisi olan atasözü ise şöyle der; “Eğer bir konuşma yapıyor ve bu konuşmanın herkes tarafından dinlenmesini istiyorsan konuşmanın sonuna üç şey koy. 1-Para 2-Silah 3-Sevgi.

Dünyadaki insanların hemen hemen hepsi paraya ihtiyaç duyduğu için seni dinleyecektir. Para ihtiyacı olmayanlar ise seni silahlarından korktukları için dinleyeceklerdir. Geri kalanlar, yani dostların ise seni sevdiklerinden dolayı zaten dinlemek zorundadır. İşte bu şartlarda tüm dünyada kendini dinlettirebilirsin”.

Bence bu atasözü Amerika devletinin yasal politikası olmuş durumda. Zaten öyle olmasa durup dururken akşam evde çayımızı içip normal haberleri seyrederken Pentagon’un açıklamasına göre diye başlayan yeni üretilen filanca akıllı füze şu kadar kilometre gidip sonra toprağın içinde 200 metre ilerleyip şu kadar çelik duvarı deldikten sonra özel sığınağı yüzde bilmem kaç yanılma payıyla imha ediyor diye konusu olan haberleri tüm dünyaya ortada savaş bile yokken seyrettirip psikolojik olarak tüm insanlığı söyleyeceklerini dinlemek zorunda olduğumuz hissiyatına sokmazdı değil mi?

Tempo : Öztürkler Türkçü hareketiniz siyasette aktif bir taraf olur mu? Yani siyasete girmeyi düşünüyor musunuz? Sedat PEKER : Sizlerin daha iyi bileceği üzere yaradılışımızda bizlere bahsedilen ruh yapısına fıtrat denir. Benim fıtratım yani ruh yapım böyle bir şeye müsait değil Öztürkler ve Genç Türkler Türkçülük hareketi Atatürk’ün ölümünden sonra tüm Türkçülerin çektiği eziyete horlanmaya anlaşılamamaya ve zulme talip olur. Başka da hiçbir şeye talip olmaz.

Tempo : 3 Mayıs Türkçülük günü vesilesiyle gazetelere verilen ilanlarda Bozkurt simgesinin öne çıktığını gördük. Neden Bozkurt? Sedat PEKER : Tarihin karanlıklarında kaybolmuş bir gerçeğin milletimiz tarafından öğrenilmesini istediğimiz için belge niteliğinde bahse konu olan kurt resimleri yayınladık. Atatürk’ün vefatından sonra İnönü Cumhurbaşkanı makamına çıkınca önce paralar ve pullardaki Atatürk ve bozkurt resimlerini kaldırtmıştır. Daha sonra Celal Bayar ve ekibi seçimi kazanınca yeni bir kanun çıkarak Atatürk’ün resimlerinin haricinde bir daha başka kişilerin resimlerinin koyulmamasını sağlamıştır ama bozkurt figürü ise o karambol de unutulmuştur.

Paranın üzerindeki, pulun üzerindeki, sigaraların üzerindeki, bozkurt resminin haricinde ilk üretilen uçakların üstünde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yolcu gemisinin üstünde, yeni kurulan petrol ofisinin ambleminde, yani anlayacağınız her yerde bozkurt resmi var. Bozkurt simgesi ulu önderin sanki ikinci ismi gibi.

Sorularınızın cevaplarıyla beraber size bir de resim göndermek istiyorum. Lotus davasını Türkiye’nin kazanması üzerine, Lahey Adalet Divanı tarafından Atatürk’e hediye olarak gönderilen bozkurt heykelinin resmini. Düşünebiliyor musunuz tüm dünya Atatürk’ün bozkurt sevgisini biliyor ama maalesef onun çocukları olan Türk milleti bilmiyor. Birileri tarafından unutturulmuş 1980 öncesinde de ülke siyasi kamplaşmaya ayrılınca bozkurt bir tarafın simgesi oluyor. Karşı taraf da bozkurt’a düşman oluyor. Atatürk’ün, Türklük kelimesini her cümlenin içerisinde kullanmasının, bozkurt’u herkese öğretmesinin sebebi bence neredeyse sıfırdan bir millet bilinci yaratmak zorunda olmasıydı. Düşünebiliyor musunuz bir millet kendi kurduğu devletinde mensubu olduğu ırkın adını söyleyemiyor utanıyor. Türklük sıfatı aşağılanmak istenilen kişilere söyleniyor. İnsanlar kendini bir ailenin tebaası yani malı olarak görüyor, ama Türk’üm demiyor. Mitolojideki hikâyelerde bozkurt’a yüklenen yarı tanrısal kavramları gerçek zanneden, inanan insanlar maalesef oluyor. (Bozkurt’la bir çocuğun çiftleşmesinden türediğimiz gibi).

Bizim bozkurt’a yüklediğimiz mana ise şudur. Tüm milletler kendilerine bir hayvanı genelde simge seçerler. Ruslar’ın beyaz ayıyı, Araplar’ın deveyi seçmesi gibi.Türklerin bozkurt’u seçmesinin sebebi esaret altında yaşayamaması, leşle beslenmemesi, ailece yaşaması, yani aile bağlarına önem vermesi. Bu özelliklerinden dolayı binlerce senedir Türk ırkı bozkurt’u simge olarak görmüş ve benimsemiştir

Tempo : Son zamanlarda Kürt meselesi olarak adlandırılmaya başlanan mesele sizce bu hale nasıl geldi? Sedat PEKER : Çocukluğumda, gençliğimde ve şu an içinde bulunduğumuz zaman diliminde yaşadığım bazı örnekleri söylersem düşüncelerimi daha net ve anlamlı ifade edebileceğimi zannediyorum.

Henüz ilkokul yıllarında bazı arkadaşlarımız vardı. Konuşma lehçeleri farklı olduğundan ve kültürümüzü biraz daha farklı yaşadıklarından genelde onlar kızdırılır ve dalga geçilirdi. Ben her zaman onlar için kavga eden taraf oldum. Daha sonraları yani gençlik yıllarımda ise yaptığımız tartışmalarda Güneydoğu’da görev yapan kadronun oradaki halkı devlete düşman ettiğini söylerdim. Çünkü sicili bozuk ruh durumu bozuk olan görevliler yollanırdı oralara sürgün olarak. Bu düşüncelerimden dolayı birçok arkadaşım içten içe bana uyuz olurlardı. (şaka yapmıyorum bunlar gerçek) Aradan zaman geçti, nüfus olarak çoğaldılar para olarak güçlendiler. Hemşericilik vasıtasıyla devlette kadrolaştılar. Bunların çoğu arkadaşımdı, sonra millete zulmetmeye başladılar. Galiba bilinçaltı tetiklenmesi oluyordu bu yüzden intikam almak istiyorlardı herkesten. “Böyle olmaz dedim. (21-22 yaşlarındaydım) kardeşim tamam eziyet edilmek istendi size ama ben ve benim gibi birçok kişi yanınızda olduk ayıp oluyor. Böyle davranmayla netice alınmaz size düşen denge adamı olmaktır ortamı sakinleştirmektir” gibi fikirler verirdim. O yaşlarımda şu tecrübeye tam olarak sahip oldum, güç sahibi olmak insanı şaşırtıyor zalim yapıyor.

Benle işleri olmuyordu geçmişten gelen sevgi ve saygılarından dolayı. Ama bu sefer ben taraf oldum. Nasıl onlar için başkalarıyla kavga ettiysem bu sefer başkalarını onlardan korumak için onlarla kavga ettim. O gün bugündür devam ediyor. Bizim kavgamız elde ettiği güçle insanlara zulmetmek isteyenlere yoksa bölge insanıyla asla değil zaten olamaz. Bundan da anlayacağınız üzere ben kendi keyfimi bozmak için elimden gelen her şeyi her zaman mutlaka yaparım.

Tempo : Devlet adına görev yaptığınız söyleniyor böyle bir şey var veya yok bunu en iyi siz bilirsiniz ancak bizim sorumuz şu, sizce bu tip oluşumların var olması normal mi? Sedat PEKER : Bundan daha normal ne olabilir ki? Her şeyimizle Amerika’yı takip ediyoruz tek biz değil tüm dünya takip ediyor. Amerikan sisteminin güç üzerine kurulu olduğunu benim gibi bu dünyada yaşayan her canlı bilir. Güç sahibi olmak için kazanmak zorundasınızdır. Devletin işi budur. Kazanmak! başka işi yoktur. 2. Dünya Savaşı sırasında Amerika, İtalya’ya çıkarma yapacağı zaman halkın direnişiyle karşılaşmamak için Amerika’daki cezaevlerinde tutuklu bulunan yanlış hatırlamıyorsam 46 mafya babasını affederek serbest bırakmıştır. Serbest kalan mafya babalarının bazıları İtalya’ya geçmiş bazıları da yakınlarını o bölgeye yollayarak halkın direnişe katılmamalarını sağlamışlardır. Bizde ise son zamanlarda devlet görevlilerinin başına gelenlerden dolayı değil bu tip kararlar almak, uygulamak, kimse normal görevini bile yapamaz hale gelmiştir. Devlet güçlü olmak ve neticeye gitmek için her oluşumu kurabilir ve kurmalıdır da. Bunun adına da ulusal güvenlik denir.

Tempo : Türkiye’de herhangi bir ortaokul öğrencisine Sedat Peker kimdir diye sorulsa azından çıkacak ilk söz mafya olacaktır herhalde. Ama sokağın ve hayatın kabullerine, anlayışına rağmen siz mafya olmayı hep reddettiniz. Sokaklar size mafya dedi, siz mafya değilim dediniz. Sizce böyle bir paradoks nasıl açıklanır? Sedat PEKER : Ülkemizin nüfusu 15 milyonken gazete tirajları 3.5 milyon (cumhuriyetimizin ilk yılları) Basın patronları imkansızlıklar içinde hayat mücadelesi verirken nerdeyse fakir denecek durumdalar basın çalışanları ise aç. Aradan 80 sene geçiyor. Nüfusumuz 75 milyona çıkarken gazete tirajlarımız daha da azalarak 2.5-3 milyona düşüyor. Ancak basın patronları her sene kar oranlarını açıklarken yüzde bilmem hangi fahiş rakamları söylüyorlar. Basın çalışanları ise lüks içinde yaşıyor. Nüfusun 5 kat çoğalmasına karşılık gazete tirajları cumhuriyetin ilk yıllarından daha azken nasıl oluyor da kar oranları bu kadar yüksek oluyor. Sizin bu paradoksu açıklayabildiğiniz gün ben de sizin sorularınızdaki benle ilgili paradoksu çok rahat bir şekilde açıklayabileceğimi zannediyorum.

Kendimle ilgili paradoksu açıklarken az da olsa inandırıcı olabileceğimi zannediyorum. Acaba siz kendi paradoksunuzu açıkladığınızda bizler tüm mantığımızı zorlasak da hiçbir inandırıcı veya gerçekçi yön bulabilir miyiz?

Cevap olarak şunu söylediğinizi duyuyor gibiyim. Basın kuruluşları kar etmiyor patronların diğer firmaları yüksek bir kazanç portföyüne sahip.

O zaman da ben şöyle derim. Madem basın kuruluşları kar değil zarar ediyor. Patronlarınızın bu kadar yüksek paraları basın kuruluşlarına neden harcıyor? Acaba kalplerinde çok Yüce basın Aşkı olduğu için mi?

Tempo : Konuşmalarınızda ve röportajlarınızda çıkan felsefi diliniz dikkat çekici. Sizi en çok bu konuda etkileyenler nelerdir? Sedat PEKER : Çocukluk yıllarımdan itibaren filozofların ve tarihe yön veren kişilerin hayat hikâyelerine karşı yoğun bir merakım olmuştur. Bulabildiğim imkân nispetinde birçoğunun biyografilerini, otobiyografilerini inceledim. Ayrıca böyle bir dil kullandığımı bilmiyordum. Eğer öyleyse bu değerli şahsiyetlerin öğretilerinin etkileri altında kaldığım içindir herhalde. Belki de ben gelecekte “suç örgütü kökenli ilk filozof olarak tarihe geçerim” (Bu sadece şakaydı)

Tempo : Her insanın mutlaka hedefleri vardır. Sizin bulunduğunuz konum itibariyle hedeflerinize yaklaştığınız söylenebilir mi? Hedefleriniz nelerdir? Sedat PEKER : Çok ufak yaşlarımdan beri içinde bulunduğum ortamlarda rahat ve mutlu olamazdım. Bu yüzden devamlı yükselmem gerektiğine inanıyordum. Bu düşüncemin sebebi ise yükseklerde her şeyin daha onurlu yaşandığı yönünde bir inanca sahiptim.

Çocukluğumun geçtiği semtlerde insanların, birbirlerinin kız arkadaşlarına asılmaları, birbirlerinden paralarını saklamaları ya da gereksiz yere birbirlerine hâkimiyet kurma gayretleri benim uyuz olmamı sağlıyordu. Bu atmosferden kurtulmam için çok yükselmeliydim. Bunu hızlı şekilde başarmaya başlayınca hayal kırıklıkları da aynı hızda oluşmaya başladı. Çünkü yukarılarda insanlar birbirlerinin kız arkadaşlarına asılmıyor. Yüksek hediyelerle etkileyip direkt gereğini yapıyorlardı. Ya da birbirlerine hâkimiyet kurmaya çalışmıyor direkt yok etmek için uğraşıyorlardı. Borç verme konusunda günahlarını almayayım birbirlerinden paralarını asla saklamıyorlar. Sadece, yüksek faizle borç verip daha sonra arkadaşlarının her şeylerini ellerinden alıyorlardı.

Hayatın bu kısır döngülerinin içinde uğraşırken 19 yaşında yaşadığım bir olay beni çok etkilemişti. Kadıköy halk merkezi’ndeki tiyatrodan yeni çıkmış taksi durağına doğru giderken genç bir çift de tiyatrodan henüz çıkmış birbirlerine sarılı halde konuşarak yürüyorlardı. Perşembe günü halk günü yani tiyatro yarı fiyatına olduğundan tekrar gelmek için çok mutlu bir şekilde karar alıyorlardı. Çok güçlü olmak acaba mutluluk için gerekli mi veya yeterli mi? sorusunu ilk o zaman kendime net olarak sormuştum.

Tabii biz o yaşta tiyatroya gidiyoruz ama tanıdık kimse görmesin diye de dua ediyorum. (Sert adam imajımız dağılmasın diye) İnanın bir de böyle sorun yaşardım. Bunlar zaten başlı başına hikâye. Mesela taksiye bineriz 15-16 yaşındayken herkes kasetini cebinden çıkarır taksiciye çalması için uzatırdı. Arkadaşlarım genelde arabesk bense caz kaseti taşırdım. Arkadaşlarımda doğal olarak bana uzaylıymışım gibi bakarlardı. İlk gözaltına alındığımda bir köşe yazarı gençliğinde caz Sedat olarak anılırdı diye yazısında bahsetmiş. Ben okuyamadım da arkadaşlarım bahsettiler. Tabi ya, ben bir de bu sorunlarla yaşıyordum. Gizli tiyatrolara gitmeler filan.

Şu andaki hedefe ulaşma ve mutluluk tanımım ise şudur. Çocukken kurduğu hayalleri gerçekleştirebilen insan bence mutlu ve başarılı olma hedefine ulaşmıştır. Ben Kafkas kökenli, Karadeniz asıllı bir Türk ailesinin çocuğuyum. Bizim çocukluğumuz Başbakanların, bakanların iş adamlarının hikâyelerini dinleyerek geçmedi. Namuslu ve iyi olan eşkıyaların dava adamlarının hayatlarını efsanelerini dinleyerek büyüdük. Çocukluk hayalim işte tam buydu. Ben bana göre çocukluk hayallerini başarmış mutlu birisiyim. Çünkü cezaevlerinde yatmak da benim hayallerimin bir parçasıydı. (Çünkü dinlediğim hikâyelerde cezaevleri hep vardı.)

Tempo : Ermeni soykırımı yoktur demenin suç sayılması ve Fransız meclisi’nde yapılacak oylama ile ilgili neler düşünüyorsunuz? Sedat PEKER : Çok iyi şeyler düşündüğüm tabii ki söylenemez. Beni en çok üzense (bu oylamadan bile çok) devamlı olarak bizde Fransızların Cezayir’de yaptıklarını gündemimize taşırız. Soykırım olarak işleriz gibi sözler söylenmesi. Bunları bizler gibi normal insanların söylemesinde hiçbir sakınca yok ama devlet görevlilerinin söylemesi bence çok enteresan. Cezayir konusunu gündeminize taşıyamazsınız. Neden mi?; nedeni çok basit. Fransızlar, Cezayir’de bu katliamları yaparken hiçbir Cumhuriyet hükümeti tarafından kınanmamıştır, uyarılmamıştır. Uluslar arası politikada laf olmaz belge olur, hikâye olmaz gerçek olur. O zaman kınasaydın, nota verseydin, şimdi soykırım yaptın diyebilirdin. Susarak hatta neredeyse alkışlayarak Fransızların Cezayir’de yaptıklarını onaylarcasına seyrettik. Şimdi yazacaklarım ise galiba sadece bize has bir durum. 27 Mayıs 1960 ihtilalini yapan Milli Birlik Komitesi’ni oluşturan subaylar, bu konuya hassasiyet göstermiş ve resmi olarak Fransa’yı uyarmıştır. Bu konudaki (dış politika açısından) tek uyarımızdır. Belki bunu koz kullanarak biz sizi o zaman da uyarmıştık, dikkatinizi çekmiştik diyebiliriz. Ve Cezayir’de soykırım yaptıklarını tartışmaya açarız. Onlar da bize M.B.K.’si yasal bir hükümet değil ihtilal komitesidir bu yüzden o tarihteki uyarınızı kabul etmiyoruz derler. Ne kadar komik değil mi? Fransa’yı uyaran bu metni hazırlayan subaylar Alparslan Türkeş, Dündar Taşer, Muzaffer Özdağlar, Numan Esin gibi ihtilalin içindeki milliyetçi gruptur. Zaten belli bir süre sonra bu 14 subay da yurtdışına neredeyse zor kullanılarak mevcutlu olarak yollanmıştır. Bu karar bence tarihimizin en hatalı kararı çünkü bu 14 subayın hayatı tek tek incelendiğinde her birinin çok üstün vasıflara sahip olduğunu görürüz.

Tempo : “Türk mafyasının tasfiye hareketi”,”Kürt mafyasına yol verildi” gibi spekülasyonlar yapılıyor. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Cezaevinde olmanız bu spekülasyonlarla ilişkilendiriyor musunuz? Sedat PEKER : Birkaç senedir Karadeniz’in büyük ailelerinden iki tanesi birbiriyle kan davası güdüyorlardı. Öğrendiğime göre yaşı kemale ermiş her zaman sulhu seven bir büyüğümüz barışı sağlamış. Tabii ki çok sevindim. Yakın tarihimizde çok iyi hatırladığım buna benzer bir olay vardı. Bu olay ise iki büyük kürt ailesinin arasında meydana gelen çatışmalardı. Hemen Devlet yetkilileri barış masaları kurdular. Her iki tarafı barıştırdılar. Ben buna çok sevinmiştim. Çünkü barış sağlayanlar Yüce Allah’ın en özel kullarıdır. Karadeniz mafyası olarak kamuoyunda bilinen aileleri (Benim asla bu yönde bir düşüncem yok) değil barıştırmak, olaylarını incelediğimizde birbirlerine düşürenin İçişleri Bakanlığı’na bağlı iki üç şube yetkilisinin olduğunu görüyoruz.

Tutuklanıp cezaevine geldikten birkaç ay sonra bir mektup aldım (APS ile Florya Postanesi’nden yollanmış). Zarfı açınca içinden, üstünde gizli ibaresi olan telefon dinleme tutanağı çıktı. Karadeniz kökenli bir ailenin büyüğü konumunda olan tanıdığım bir beyefendinin telefon konuşmasının metninde, “Bizim küçük Sedat mı?” diye bir bölüm geçiyor. Tabii ki önemsemedim. Daha sonra 1 No’lu F tipinde yatan başka bir tutuklu arkadaşa yine Florya Postanesi’nden bir mektup gelmiş (Şans eseri haberdar oldum). Bu arkadaşımıza da Karadenizli başka bir arkadaşa hasım etmek amacıyla bu mektubu yollamışlar (O da gizli ibareli, telefon dinleme tutanağı). Sonradan anladım ki bunu sistemli olarak yapıyorlar. (…) Bana yollanılan tutanağı mahkemeye delil olarak sundum. (…) Bu güçlerin amaçları bizleri haklı veya haksız cezaevine göndermek değil, ayrıca herkesi birbirine düşürerek ortalığı kan gölüne çevirmektir. (…)Aradan bir süre geçtiği halde benden bir tepki çıkmayınca bu sefer bana yollanılan telefon dinleme tutanaklarını el altından gazetecilere vererek sayfa sayfa yayınlattılar. Tabii ki ben gene güldüm. Ben böyle şeylere çok gülüyorum. Bu güçlerin amaçları bence sadece, bizleri haklı veya haksız cezaevine göndermek değil ayrıca da herkesi birbirine düşürerek ortalığı kan gölüne çevirmektir.

Bir kaç tane kapkaç grubu yakalayarak basına teşhir ettikten sonra bizim suçlular arasında bölgesel ayırım yapmamız söz konusu bile olamaz deyip basın açıklaması yapmak bence komediden başka bir şey değildir. Ağalar, paşalar diye nitelenen esas yakalanması gerekli olan güçlü kişilere baktığımızda ise bunların zaten bakanlığa kadar ziyarete gidip gelebildiğini görüyoruz. Bizlere karşı yapılan bu uygulamanın perdenin arkasındaki esas büyük oyunun bir parçası olduğunu biliyor ve buna tüm kalbimle inanıyorum.

Tempo : Siz cezaevinde olmasaydınız eğer Türkiye’de son zamanlarda yaşanan bir takım olaylara ilişkin tepkiniz ne olurdu mesela, Diyanet İşleri Başkanlığı cem evlerini ibadethane olarak kabul etmeyi mistik bir yer olarak tanımlaması bu mekânların elektrik faturalarını ödemeyi kabul etmemesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Sedat PEKER : Ben Alevilik mezhebinin daha iyi ve güzel şeyleri hak ettiğine inananlardanım. Geçen yüzyıllarda Anadolu Türklerinin Farsi, Acem ve Arap kültürlerinin etkisinde fazlaca kalarak kendi kültürleriyle ilgili hemen her şeyi unuttuğunu biliyoruz. Gelenek ve göreneklerimizin bir çoğunun Aleviler sayesinde o karanlık dönemi atlatıp bugünlere ulaştığı ise bir gerçektir.

Kanun tarihi boyutuna inersek göreceğimiz ise entrikalar, zulümler, kalleşlikler yani olumsuz olan birçok şey. Muaviye kendi hakkı olduğuna inandığı için Hz.Ali’yle savaşmış ve bu savaşların sonunda zafer elde edemeyince ise barış yapmıştır. Barıştan sonrası ise hepimizin malumu caminin içinde halife Ali’yi sırtından hançerliyorlar. Yaşanan bu hadise asrısaadet diye nitelenen dönemin sonu, zulüm ve zalimliğin ise bence başı oluyor. Kerbela olayları, Hz. Hasan ve Hüseyin’in başına gelenler ve niceleri…Daha sonraları zulüm Muaviye’nin oğlu Yezit’in sahneye çıkmasıyla ise insan aklının almayacağı boyutlara ulaşıyor. Fiil tarihinden beri insanların camilerden ve bizlerden uzakta kalmaları adına elimizden gelen her şeyi yapmışız, hiçbir şey yapmadım diyen ise haklarında uydurulmuş yalan hikâyeleri bir kere kesin dinlemiştir bence.

Diyanet’in almış olduğu bu karar da bu insanları bizden uzaklaştırmanın haricinde bir işe yaramayacaktır. Diyanet’’in bütçesi Hazine’den yani bizim vergilerimizden karşılanıyor. Aleviler ibadet yeri olarak görüp kabul ettikleri yer için Diyanet’ten para almayacaklarsa o zaman devlete daha az vergi ödemeli, ceplerinde kalan parayı da ibadet yerlerine harcamalılar. Bence böylesi daha adil olur. Ülkemizin yaşadığı bu zor süreçte bence alınacak tüm kararlar toplumu parçalara bölmeye birbirinden uzaklaştırmaya değil yakınlaştırmaya bütünleştirmeye yaramalıdır.

Tempo : Medyanın size haksızlık yaptığına mı inanıyorsunuz? Sedat PEKER : Hakkında gizlilik kararı bulunan dosyamı, kanunları ihlal ederek aylarca yayınladınız. Yaptığınız haberlerin en küçüğü bile en az yarım sayfadan ibaretti, cevap hakkı olarak yolladığım açıklamaların hiç biri yayınlanmayı bir kenara bırakın, bazı gazeteler duyuru ilanı yayınlayarak cevap hakkımı kullanmama bile olanak vermediler. Benim yerimde siz olsaydınız ne düşünürdünüz? (Bir düzeltme yapmam gerekirse cevap hakkımı kendisinden bu tavrı hiç beklemediğim halde sadece Fatih Altaylı kullandırttı. Hem de aleyhimde yazdığı her yazıya her karşılık)

Tempo : Savunmuş olduğunuz Birleşik Türk devletleri projesi sizce asrın gerçekleriyle bağdaşan bir proje mi? Sedat PEKER : Bu konuyu tartıştığımız ilk dönemlerde insanların anlayamamasına agresif sayılabilecek sözler, tepkiler veriyordum. Daha sonraları mantıklı düşünmeye başlayınca tartıştığım yakınlarıma karşı kullandığım agresif olan sözlü tepkilerden vazgeçtim.

Büyük projeleri ancak, büyük hayalleri olanlar algılarlar, öyle bir millet düşünün ki asırlardır hayal kurmasına bile izin verilmemiş, çocukken hayal kuranlar gerçekçi ol diye cezalandırılmış. Mutlu olduğu için gülenler ise uğursuzluk getirir diye uyarılarak atalet duygusunu kendimiz kader yapmışız. Normal bir Türk insanının hayali, devlet dairesinde bir işe başlamanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş. 60 yaşına kadar çalıştıktan sonraki hayali ise emekli ikramiyesiyle içinde huzurla ölebileceği bir ev almak olmuş. Çocukluğundan ölümüne kadar en büyük hayali bu örnek olan bir millet. Zaten daha fazla ne isteyebilir, neye talip olabilir ki?

Berberin oğlu berber, kasabın oğlu kasap, bakkalın oğlu bakkal olmaya devam eder, risklerden korkarak yaşadığı için tüm hayatı boyunca kendi ülkesinde dahi para sahibi olan yabancılara kölelik biçiminde hizmet ederek hayatını tamamlar.

Birleşik Türk Devletleri projesi son yıllarda yükselen değer olan Hindistan ve Çin’e alternatif olacak tek projedir. Eğer biz süper güç olsaydık 400 milyon doları olmadığı için halen daha yüzlercesi ölen Afrika’da ki fakir halklara yardım etmez miydik?

Bu birliğin bize ne getirip, ne götüreceğini bilmek için kâhin olmaya gerek yok. Ülkemizde çok değerli fikir kuruluşları, araştırma şirketleri var. Araştırma şirketleriyle profesyonel olarak anlaşır parasını ödersiniz, onlar da size bu devletlerin birleşmesiyle ortaya çıkacak maddi gücü, yani yeraltı ve yer üstü zenginliklerini hesaplarlar. Fikir kuruluşları ise bu birlikteliğin bizde ve dünyada yapacağı yeni açılımlarla ilgili raporlarını sunarlar. Çıkacak sonucu size şimdiden söyleyeyim isterseniz, netice olağanüstü bir gücün doğuşu olacaktır.

Bir de bu projenin kimseye de zararı yok ki. Herkese faydası var. Sağcı mısın sağcılığını yine yap! Solcu musun, solculuğunu yine yap! Çevreci misin, al sana koruman için daha büyük bir coğrafya,.Hümanist misin, yardımcı olman için daha çok nüfus.İş adamı mısın, kazanman için daha çok alan, daha çok para.

Bahsi geçen birliktelik kurulursa zenginlik, refah seviyesi tabi ki çoğalacak.O zaman bizde suç örgütü olduğumuzu hatırlar, büyük soygunlar yapar, rant elde ederiz.!Ya şimdi öyle mi, insanlar aç, ortada para yok iki tatlı sözle insanlar beni soyuyor.Olanım, olmayanım, her şeyimi elimden alıyorlar.Bu birliktelik kurulursa, zenginlik artar böylelikle bende soyulmaktan kurtulur hatta bazılarının dediği gibi suç örgütü olduğumuzu hatırlar milleti soymaya başlarız…!

Tempo : İç İşleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile ilgili ciddi iddiaları gündeme getiriyorsunuz. Behçet Cantürk’ün ruhsatında imzası olması gibi bahsettiğiniz bu konu ve dışında Aksu ile ilgili neler söyleyeceksiniz? Sedat PEKER : Öncelikle şunu söylemek isterim. Benim anlatmış olduğum şeyler iddia değil gerçeklerdir. Bildiğim kadarıyla iddia tanımı, doğruluğu kanıtlanmamış durumlar için kullanılır. Benim şu an anlatacağım her şey ispat etmeye muktedir olduğum şeylerdir. bu şahıs ve avenesiyle ilgili yaşadığımız sorunlar, kurucusu olduğum Öztürkler İnternet Sitesinin, İçişleri Bakanının şahsıyla bütünleşmiş olan “Eve dönüş yasası”na” karşı Avşa Adasında düzenlediği protesto mitingi ile başladı.

Ben ve arkadaşlarım çıkarılan affa karşı değildik. Bunu da birçok kez deklare ettik. Devlet böyle uygun gördüyse affeder. Bizim sadece anlatmak istediğimiz şey, aftan yararlanacak kişilerin aileleri ile birlikte yerleştirileceği iller olarak gösterilen yerlerden sadece Mersin ilinin çıkarılmasını sağlamaktı.

Gençliğimin ilk yıllarından bu yana araştırmalarımda sıkça gördüğüm bir harita var, bu harita bizim güneydoğu bölgemiz ve bazı doğu illerimizi, Güney Kürdistan diye nitelenen Kuzey Irak’ta ki yerleşim yerlerini ayrıca da İran ve Suriye topraklarının da bir bölümünü kapsıyor.

Bana çok enteresan gelen şey ise, bu haritaların hepsinin içinde Mersin ilinin de bulunmasıydı. Mersin ili kurulacak bu sözde devletin denize çıkış kapısı olarak gösteriliyordu. Yaptığımız yürüyüşle konuya dikkat çekebilmemizi bir kenara bırakın, kamuoyunda aleyhimde bazı haberler çıkarılması suretiyle yürüyüşümüzün amacı kamuoyunun gözünden kaçırıldı.

Son zamanlarda ülkemizde yaşanılan olaylarda en çok karışan vilayetimiz Diyarbakır. Onun rakibi konumunda olabilecek tek yer ise Mersin ilimizdir.(Galiba benim ve arkadaşlarımın sahip olduğu özelliğe, ön görü yeteneği deniyor) Şu an Mersin ilinin çektiği sıkıntıları biz 3 sene önce anlatmaya çalıştık ve sonuç ortada. Bilecik vilayetinde ikamet eden orada yatırımları bulunan, taşıma ruhsatlı silah alabilmesi için hiçbir problemi olmayan bazı insanlara silah ruhsatı veren Vali’yi görevden aldılar. İçişleri Bakanı’nın bu Vali’yi görevden almasının sebebi beni tanıyan insanlara silah ruhsatı vermesiymiş. İyi ama bir insanın beni tanıyıp, tanımadığı alnında yazmıyor ki. Vali nereden bilsin!

Görevden alınan Vali’yi tanımıyorum. Ama hakkında bildiğim (basından dolayı) birçok şey var. Bunların bence en önemlisi, görev yaptığı her yerde terörün hedefi olması ve birçok kez öldürülmek amacıyla saldırıya uğraması.

Devlet yönetimi böyle değerlendirmiş, bu özellikleri olan Vali’yi de görevden almış olabilir. Bu kararı eleştirmemim benim haddim olmadığını biliyorum. Ancak bu kararın, terör örgütünün en büyük finansörlerinden olan uyuşturucu kaçakçısı Behçet Cantürk’ün kendisine taşıma ruhsatı veren bir kişi tarafından alınmış olması üzülmemi sağlamakta ve canımı yakmaktadır. Allah aşkına bunları kimse görmüyor mu?

Türkiye’de başka vilayet mi yok?

Neden göçün çoğunluğu özellikle Mersin iline ve çevresine yapılıyor?

İnsanların paraya zafiyet duyması bu yüzden de kanuni sınırları zorlamsı her zaman görülmüş ve duyulmuş bir şeydir. Bu yüzden Bakan beyin oğlunun en yakın arkadaşlarından birinin İstanbul’un göbeğinde 5 yıldızlı otel casinoları gibi rahat bir şekilde kumarhane çalıştırmasını anlayabilirim yada bir başka yakın arkadaşının son birkaç sene içersinde yaptığı yakıt kaçakçılığı sayesinde 8–10 tane deniz tankeri ve aynı sayıda da benzin istasyonu satın aldığını da normal karşılayabilirim.

27 yaşında Diyarbakır ilinin vergi rekortmeni olmuş bir insanı, tasarlayarak öldürmekle ilgili gözaltına alınan kişileri tanımasını ve çok yakını olmalarını da normal karşılamamızda hiçbir sorun yok.

Ancak bu kişilerle ilgili yapılan tahkikatlar daha neticelenmeden, tahkikat yapan şubenin müdürünün görevden alınmasını ben değil hiç kimse normal karşılayamaz.(Hele ki şube müdürünün İl Emniyet Müdürü tarafından birçok kez görevden alınmak istemesine müsaade etmeyen İçişleri Bakanlığı olduğunu bilirler)Bu şube müdürü bizim de iddia ettiğimiz gibi haksız tahkikatlar yaptığı için görevden alındıysa bizlerin tahkikatlarının da tekrar baştan ele alınması doğru bir şey olmaz mı?

Hayır, bu adam tahkikatları çok başarılı yaptı diyorsanız o zaman neden bu adamı en yakın arkadaşınızı gözaltına aldığı anda sürgüne yolladınız?

Bu anlattığım olaylar çok gizili, bilinmeyen şeyler değil, polis muhabiri olarak görev yapan bütün gazeteciler tarafından bilinmektedir. Fakat bu konu basın kuruluşlarının hiçbir tanesinde yer almadı (Bazılarında yüzeysel olarak bir iki satırı saymazsak)

Tutuklandığım esnada derginizde şöyle bir yazı vardı “kendisi devamlı gülüyor ama toplumun, sahip olduğu kirli ilişkiler ortaya çıktıkça midesi bulanıyor”. Benim dosyamda mide bulandıracak hiçbir kirli ilişki yok bu anlattığım haberin basında yer almaması ancak ikili ilişkiler sayesinde olabilir. Bana sorarsanız mide bulandıracak kirli ilişkiler işte bunlardır.

Röportajımı sonlandırmadan önce söylemek istediğim şey şudur; Sinirli olabilirim, ancak ben akıllı bir insanım. Yolumun kesişme ihtimali olan mahalle karakolunun baş komiserine henüz 16 yaşındayken yalakalık sınırlarının içine girmeyecek biçimde saygı gösterirdim. Çünkü mahallede yaptığımız kavgalardan dolayı, karşılaşmamız kaçınılmazdı.16 yaşındayken bu zekâ ve öngörüye sahip olan ben 35 yaşına geldiğimde akıl sağlığı mı kaybettim. Gelecek hayatımda suç işlemeyi düşünecek olsam veya o an işlemiş olsaydım, her halde kabinenin en güçlü bakanlarından birinin ismiyle özdeşleşmiş, bir af kanunu protesto mitingi düzenleyerek karşı çıkmazdım. Büyük bir zevkle tekrardan söylüyorum: Ne şu an, ne de bundan sonra bana kimse suç işlettirmeyi başaramaz, bu zevki kimseyi vermeyeceğim.

SEDAT PEKER
Ziyaretçi Defteri
dilek.kaya@mynet.com Gönderi no: 165701  /
[email protected]
Sedat bey, 2006 yılındaki röportajınızı şuan tesadüf eseri okudum. Çocukluğunuzda iç dünyanızda yaşadıklarınızı aynen yaşayan biri olarak , çok şaşkınım. Ne mutlu banaki yalnız değilmişim :) Kimseye bir şey anlatamadan ; bunu araştırıp, kendi kendine çözüm bulmak.. Ahh keşke daha önce , okusaymışım röportajınızı. Bence anılarınızla ve çocukluğunuzla ilgili çok çok makale yazmalısınız... Sevgilerimle,
dikenlitelkorku@hotmail.com Gönderi no: 152374  /
[email protected]
Bunu okuyup anlamayacagina ihtimal bile vermiyorum insallah okursun sedat abi
dikenlitelkorku@hotmail.com Gönderi no: 152373  /
[email protected]
Kucukken bir dikenli telden atlayip tel bacagimi yırttı iceri dustum birisi bisey dedi korktum kactim
recepgnc54@gmail.com Gönderi no: 149602  /
[email protected]
Reisimm bıze cocukcu cumayı anlatırmısın..hanı sen bayrampasadan surgune gıttıgınde sevınmeyen tek kısıyı.ellerınden operım Reısım sapancadan sevgı ve saygılar
Mesaj göndermek için ilgili alanları doldurunuz
Gönderinizde resminizin gözükmesi için facebook ile giriş yapınız. 
E-Mail Adresiniz
Mesajınız