Sedat Peker'in Röportajları

Taraf Gazetesi Fırat Alkaç Röportajı

TARAF GAZETESİ FIRAT ALKAÇ RÖPORTAJI (TAM METNİ)

Sayın Fırat Alkaç Gazetenizde 31/08/2010 tarihinde hakkımda çıkan haberle ilgili cevap hakkımı kullanmama imkan tanıdığınız ayrıca da gündemde olan bazı konularda ve tutuksuz olarak yargılandığım Ergenekon isimli dava ve bu dava ile ilgili yargılama sürecine ait gelişmelerle ilgili düşüncelerimi sorduğunuz için teşekkür ederim.

Sorularınıza vereceğim cevapların bazıları sizin hayata bakışınız yönünde hoşunuza gidebilir. Dolayısıyla da bazıları hoşunuza gitmeyebilir. Sizden isteğim şudur ki; sorularınıza verdiğin cevapların tamamını yayınlamanız.

Röportajın içerisinden çıkarmalar yaparak lütfen anlam bütünlüğünü bozmayın. Öncelikle, Ergenekon davasındaki Poyraz isimli bir gizli tanığın ifadelerine dayanarak gazetenizde çıkan hakkımdaki habere cevap hakkımı kullanmak isterim. Bu gizli tanığın anlatımlarına göre, Güneydoğu kökenli bazı işadamları ve bazı kaçakçıların bizim tarafımızdan öldürüldüğü ve Ölüm Üçgeni diye adlandırılan bölgeye bırakıldıklarıdır.

Gizli tanığın iddiasına göre manevi kardeşim olan bana olan sevgisinden dolayı soyadını PEKER olarak değiştiren Tolga kardeşimizin (Mekanı Cennet olsun) bu gizli tanığı arayarak, falanca falanca kişileri bizim öldürdüğümüzü, bu infazlarda kendisinin de görev aldığını söyleyerek sıranın hem kendisine hem de Poyraz isimli gizli tanığa gelebileceğini söylediği, daha sonrada ilerleyen zaman içerisinde Tolga PEKER'in (mekanı cennet olsun) bizim tarafımızdan öldürüldüğü, gazetenizde çıkan haberin içeriğidir.

Yine bir başka gizli tanığın ifadesine göre Gazi Mahallesindeki alevi vatandaşlarımıza ait kahvenin taranmasında bizzat görev aldığımdır. Osman Gürbüz’le aynı ekibin içerisinde.

Yine bir başka gizil tanığın ifadesine göre Sivas'ta yakılarak katledilen 33 insanımızın olayını benim örgütlediğim ve bu kişilere (olayın faillerine) düzenli olarak para gönderdiğim yazıyor.

Fırat bey, sadece bir dakikalığına sakince düşünürsek bu olayların yapıldığı tarihte benim en fazla 21-22 yaşında olduğumu görebiliriz. Ve o yaşıma kadar hayatımın 3-4 senesini kendimce doğru olduğuna inandığım bazı olaylar yüzünden cezaevinde geçirdim. (Bazı uyuşturucu ve kadın satıcılarını vurduğum için) Bu olaylar olduğunda 21-22 yaşında olduğuma göre, o günkü yaşımdan cezaevinde kaldığım 4 seneyi çıkardığımızda geri kalan yıllarında çocukluk ve gençliğimin ilk yılları olduğunu görebiliriz. Bu açıdan baktığımızda bile benim bu olaylarla bir ilgimin olamayacağını derhal görebiliriz. Ancak sadece bu kadar açıklamayla bu olayı tamamlamak istemiyorum. Bu olayların yaşandığı tarihe sizinle ve okuyucularla kısa bir yolculuk yapmak istiyorum.

Dönemin en ünlü kumarhanecisi aynı zamanda da eski bir uyuşturucu kaçakçısı olan Fındıkzadeli Ömer öldürülünce hiç kimsenin beklemediği bir olay olmuş, dönemin Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu bazı özel harekât polislerinin gözaltına alınması emrini vermiştir.

Yaptıkları olaylarda gözaltına hiç bir zaman alınmayan bu arkadaşlar olaya haklı olarak tepki göstermiş, falanca kişiyi de biz öldürdük filanca kişiyi de biz öldürdük hadi işlem yasanıza diye tepki göstermişlerdir.

Bunları bilen sadece ben değilim. O dönemde bu ülkede yaşayan ve bu konulara bir parça ilgisi olan herkes bu olayları zaten biliyor. Hatta o kadar ki bu olaylar gazetelerde yazıldı çizildi. Arşivlere girerek dediklerimin doğru olduğunu sizde görebilirsiniz.

Bunları söyledikleri halde işlem yapılmaya fırsat verilmeden Ankara'dan İçişleri Bakanlığı ve genel müdürlükten gelen talimat üzerine gece yarısı araçlara koyularak Ankara Özel Harekat Dairesine gönderildiler. Oradan serbest bırakılma işlemleri yapılıp bir kısmı bir milletvekilinin koruması olarak görevlendirildiler. (Sedat Bucak) Aynı anda bazı söylentiler dolaşmaya başladı; bu polislerin filanca kişiyi öldürdük falanca kişiyi öldürdük derken Emniyette gizli kamerayla kayıt altına alındıkları, hatta dönemin Emniyet Müdürünün bu kaydı Mesut Yılmaz'a dinlettiği ancak kendinin de yargılanacağı için (görevi kötüye kullanma suçunu işlediğinden dolayı) böyle bir kaydın olmadığını söylediği yine o dönem yazılanlar çizilenler ve konuşulan konular arasındaydı.

Yine dönemin Emniyet Müdürünün, kayıt altına almaya gerek yok ki, adamlar şunu da biz yaptık, bunu da biz yaptık dediği yine konuşulanlar ve yazılanlar arasındaydı.

Bunca gelişmelerden sonra Başbakanlık Kutlu Savaş isimli bir hakime (mekanı cennet olsun) bir rapor hazırlama emrini vermiştir.

Hazırlanan raporun bir kısmı kamuoyuna açıklanmış bir kısmı ise devlet sırrı niteliğinde gizli tutulmuştur yani açıklanmamıştır. Ancak bu konulara ilgisi ve merakı olan herkesçe bilindiği üzere açıklanmayan bölümde şu yazıyordu; devletler kendi güvenlikleri için bu tip olaylara (yani imha olaylarına) başvurabilirler.

Bu yazmış olduğum olayların en doğrusunu bilecek kişi, görev yaptığınız gazetenizin başındaki Sayın Ahmet Altan'dır. Eğer ki kendisinden de daha iyi bilecek veya en az onun kadar bilecek kişi de kardeşi Mehmet Altan'dır.

Sayın Mehmet Altan'ın, o bölgede işlenen faili meçhul cinayetlerin üzerine dönemin önemli politikacılarından mesut Yılmaz'ın kararlılıkla gitmesi üzerine onu öven yazılar yazdığını çok net hatırlıyorum.

Kısacası, devlet politikası üzerine kurulu bir mantıkla işlenen cinayetleri bizim işlediğimizi bir gizli tanığın beyanına göre Ergenekon dosyasına koymak acaba ne kadar mantıklıdır.

Biraz öncede anlattığım gibi bu cinayetlerin nasıl işlendiğini bilmesi gereken herkes biliyor. Yani burada körebemi oynuyoruz. Böyle saçmalık olabilir mi?

Bende şöyle mi davransam iyi olur; nasıl olsa bir gizli tanığın ifadesiyle beni kimse mahkum edemez bari bende olayların kahramanıymış gibi şekil mi yapayım? Vallahi kimse kusura bakmasın ben böyle saf bir insan değilim. Hem yapmadığım, içinde rol almadığım bir olayın havasını atmaya da zaten ihtiyacım yok.

Hayatımın her döneminde kendince doğru olduğuna inandığım değerler doğrultusunda yaptığım olayların eğer ihtiyaç duyarsam şekli de, itibarı da bana yeter. Ancak, özellikle son on senedir kurmaya çalıştığım yeni hayat tarzında öyle bir şekle, öyle bir havaya zaten ihtiyacım yok.

Sayın Fırat Alkaç, tekrardan bir dakikalığına mantıklı düşündüğümüzde kimler tarafından yapıldığı herkesçe bilinen cinayetlerin alakasız hatta komik bir şekilde Ergenekon dosyasının içine dahil edilmesinin olayları gerçek seyrinden uzaklaştırma çabası olarak algılayamayız mıyız? Bana sorarsanız kesinlikle böyle.

Polis ifadelerine göre ve savcılık iddianamesine göre ben Osman Gürbüz'le tanışmıyorum. (Bu kesinlikle doğru) Ama aynı dosyadaki bir başka gizli tanık ifadesine göre biz Osman Gürbüz'le beraber Gazi Mahallesindeki kahveyi taramışız. (İşte bu çok komik) Yine Ergenekon dosyasına göre ben Osman Gürbüz'ü infaz ettirmek için Antalya'ya adamlar göndermişim. (Buda çok komik) Bunu Osman Gürbüz'ün kendisi de mahkemede söylemiştir. Gerçekten merak etmekten kendimi alamıyorum, acaba birileri tarafından bu dosya mecrasından mı uzaklaştırılıyor. Bence üzerinde düşünülmesi gereken bir soru.

Yakın tarihten bir örnek vermek gerekirse kayıp olan bir iş adamı vardı. Organize Suçlar Dairesi ve İl Emniyet Müdürlüğüne göre hatta kayıp olan işadamının ailesine göre işadamını Erol Evcil öldürtmüş ve ölüsünü de kaybetmişti yani yok etmişti. Gazetelerde devamlı bu konuyla ilgili haberler çıkıyordu. Kişinin ölüsü bulmak üzere Sayın Erol Evcil'in yaptırdığı kesinlik kazanıyor ve bunun gibi nice haberler. Dönem , dönem bu konuyla ilgili haberler yazıldı durdu. Operasyonu da her şeyi bilen Sayın Bakanımız Hanefi Avcı yönetiyordu. Organize Suçlar Daire başkanı olarak. (Kendisine neden Sayın Bakanım dediğimi röportajın ilerleyen satırlarında açıklayacağım) Erol Evcil'in öldürttüğü haricinde hiçbir alternatifi düşünemediler. (Her şeyi biliyorlar ya!) Aradan yıllar geçtikten sonra İzmir'e yeni bir Emniyet Müdürü geldi. Tabi kî kendisine ait yeni bir ekiple beraber. Çok kısa bir süre sonra kayıp fabrikatörün ölüsü, cinayeti işleyenler ve azmettirenler ortaya çıkarıldı. Fabrikatörü öldürenler kendi avukatı ve kendi yakınlarıymış. Gerekçeleri ise fabrikayı Sayın Erol Evcil'e satmasına sinirlenmeleriymiş.

Yakın tarihimizde yaşanan bu olaylardan da anlaşılacağı üzere bazen bir olaya yanlış gözle bakınca onun çözümünün genelde mümkün olmayacağı ortaya çıkıyor.

Benimde merak ettiğim bu saçma sapan gizli tanık ifadesi ile olaylar acaba çözümsüzlüğe mi itiliyor.

Yargılandığım Ergenekon mahkemesinde de anlattığım bir şey tekrar etmek isterim. 15-20 sene sonra Ergenekon davası bugünkü gibi önem arz etmeyecek demiştim. İnsanlar sadece internette vakit geçirirken boş vakitlerinde bazen bakacakları bir dava olacak.Ve dosyayı incelerken bir alevi vatandaşımız o gizli tanığın ifadesini okuyunca kahveyi tarayanlardan biri bendim diye düşünüp, bana haksız yere küfür edecek. Sayın mahkemeye bu benim için ceza yatmaktan çok daha kötü demiştim. İşin en komik yanı Şiilik ve Alevilik konusunda çok ciddi çalışmaları, incelemeleri olan ve Türklüğe ait birçok gelenek ve göreneğin Aleviler tarafından günümüze taşındığı için milletçe onlara borçlu olduğumuzu düşünen bir insanım.

Merak ediyorum, kanunen hiçbir değeri olmayan bu saçma sapan ifadelerin dosyaya eklenmesi gerçekten de olayları çözümsüz bir hale getirmek için bazılarınca yapılan bir planın bir parçası mı bunu gerçekten anlayamıyorum.

Rahmetli Tolga kardeşimin şu anda cezaevinde yanımda olan resimlerinin, panoda asılı olan resimlerinin sayısı kendi çocuklarımın resimlerinden daha fazladır. (Mekanı cennet olsun) Rahmetlinin ilkokula giden Kaan isminde bir kardeşi var. Benim mektup arkadaşım. Babaları da beyin kanamasından vefat ettiği için çok utanarak söylüyorum ama durumu anlatmak için mecburum, bu kardeşimizin maddi manevi tüm sorunlarıyla ilgileniyorum. Bu çocuk büyüyünce internette gezinti yaparken Poyraz denen gizli tanığın ifadesini ama dosyadan, ama sizin haberinizden okursa sizce hoş olur mu, adil olur mu?

Daha önceki satırlarda da detaylı anlattığım üzere Türkiye'de o cinayetlerin nasıl işlendiğini herkes bildiği halde, bir uyuşturucu bağımlısının, bir manyağın söylediklerinin gizli tanık diyerek dosyaya eklenmesi ne kadar adaletli gerçekten size soruyorum.

Bütün bunları bir kenara bıraksak işin başka komik yanları da var. Bu öldürülen kişiler büyük ailelere mensup kişiler. Yani imkanları olan aileler. Bu cinayetler olduğu zaman kendileri de çok ciddi araştırmalar yapmış ve olaylarla ilgili bilgi sahibi olmuşlardı. Bu tip haberler çıkınca o ailelerden hiç kimse acaba merak ediyorum, neden çıkıp söylemiyorlar, neden bu hikayeleri bir kenara bırakın demiyorlar oda ayrı bir merak konusu.

Geçenlerde bir Koramiral yapıldığı söylenen olayların bir devlet politikası olduğunu söylediğinde kendini milliyetçi camianın içinde gören bazı kimseler bu Koramirale sert ithamlarda bulundu. Oysa zaten bütün herkes biliyor ki yapıldığı söylenen olaylar devlet politikasıydı. Zaten Başbakanlığın görevlendirdiği hakimde raporunda devletin kendini müdanası için bazen bu tip olaylar yapabileceği yazmıyor mu? (Raporun kamuoyuna açıklanmamış bölümünde) 80 öncesine dair yaşanan olaylarla ilgili birçok hikâye dinledim. Ancak en aklı başındakilerin anlattığı ortak konu esas olayları yapanların çoğunlukla cezaevine girmediği, sağa sola şekil yapmak için olayları kendi yapmış gibi davrananların veya arkadaş toplumlarında ben yaptım diye anlatanların tutuklanarak bahsettikleri cinayetler failleri olarak cezaevinde kaldıklarıydı.

Röportajın ilk başlarında da anlattığım gibi ben yapmadım. Cinayetleri nasıl olsa kanunen bir şey olmaz diye sahiplenecek, havalara girecek bir tip değilim. Dediğim gibi geçmişte kendimin doğru olduğuna inandığım konularda yaptıklarımın şanı bana yeter zaten.

Cevap hakkımı kullandığım röportajın bu bölümünü şu cümleyle tamamlamak isterim; Poyraz isimli gizli tanığın verdiği ifadenin asrın davası denilen bu davaya katkısı bırakın olmayı, bu ifadeden Türk filmi senaryosu bile olmaz.

Sayın Fırat Alkaç, Sayın Bakanımız Hanefi Avcı'nın yazmış olduğu kitabı, şahsının bu tip olaylardaki duruşuna karşı sorduğunuz soruları cevap verip vermemeyi uzun bir süre düşündüm. Zaten bu yüzden dolayıdır ki sorularınıza karşı olan cevaplarımı size biraz geç yolluyorum.

Kendisi Ergenekon davasının savcılık tanığı olduğu için yüz yüze geleceğimiz o anı bekliyordum. Sürpriz olan bir anda yazdığı bu kitapla gündeme gelmeseydi. Kitabı okuduktan sonra Sayın Bakanımızı her zaman olduğu gibi yine takdir ettim. Her zaman saygı duyduğum zekasına şapka çıkararak hakkını teslim ettim.

Bizim yargılanmamız 1. Ergenekon davası olarak geçiyor. Bir ayın bir haftasını bize, 2 haftasını 2. İddianameye kalan bir haftasını da heyet dosya okumaya ayırıyor. Yani Hanefi Avcı'nın tanık olarak çağrılmasının çok uzun bir zamana yayılabileceğini düşündüğümden bu beyefendiyle ilgili bazı yaşadıklarımızı şimdiden anlatma ihtiyacı duydum. Çünkü 3-5 ay sonra anlatırsak bazı hayalperestler tarafından bu konuları örgütlediler, planladılar yorumlarının yapılabileceğini düşündüm.

Ergenekon Savcısı Sayın Zekeriya Öz'ün bana sözlü mülakatta sorduğu sorulardan biri; seni kimler destekledi, nasıl genç yaşına rağmen bu kadar yükselebildin diyordu. Ben ısrarla sorulan bu sorunun neticesinde beni kimsenin desteklemediğini ancak kendilerinin düşündüğü gibi askeriyeye yakın olmadığımı, Marmara Üniversitesinin karşısında takıldığımız "Kafe Vanessaya" gelen istihbarat şubenin ve o zamanki adıyla siyasi şubenin memurlarıyla ve amirleriyle yakın olduğumuzu, bu yakınlığımız maddi bir çıkar ilişkisi değil de daha çok ortak paydamızın milliyetçi düşünce olduğunu anlatmıştım. Aradan geçen zamanda bu yetkililerin arkadaşlarıyla, onlarında arkadaşlarıyla arkadaş olarak emniyet camiasında bir arkadaş çevremiz olmuştur. Üniversite de eylem olduğunda, karışıklıklar çıktığında zaten birçok kez beraber hareket ettiğimizi anlatmıştım. (Şuan solcu arkadaşlara karşı polislerle beraber hareket etmemizin çok kaliteli bir davranış olduğunu düşünmüyorum. Ancak o zamanlar bana çok mantıklı geliyordu bu davranış biçimim) İl Emniyet müdürleri değişince kadrolarda da bazı değişiklikler oluyordu. Sayın Bakanımız Hanefi Avcı'nın ismini ilk o zaman duymuştum. Nejdet Menzir müdürün kadrosu olarak gelmişti. Ben kendisiyle hiç bir zaman yüz yüze gelmedim. İstihbarat şubede görevli Pala Şeref diye tanıdığımız bir Başkomiser vasıtasıyla kendisiyle irtibatımız vardı. Bizden haberdardı, biz de kendisinden haberdardık. Aradan bir dönem geçtikten sonra, Şeref Bey kendisinin yani Hanefi beyin selamını ileterek devlete hizmetleri olmuş bazı itirafçıların Diyarbakır'dan İstanbul'a getirildiğini, bu kişiler İstanbul'u bilmedikleri için onlara maddi-manevi yani her anlamda yardımcı olmamı istiyordu.

Benim o zamanki konumum, varlıklı bir ailenin daha doğrusu varlıklı bir sülalenin üyesi olup, yakın ve uzak çevrede tanınan, milliyetçi görüşe mensup, saygınlığı olan bir kişiydim. O dönemin şartlarına göre maddi imkânım oldukça da iyiydi.

Bahsi geçen itirafçı arkadaşlarla tanıştım. Bu arkadaşlar zaten sizin de gazetenizde devamlı yayınlanan meşhur bir resim var ya, oradaki olan arkadaşlar. Yani Tilki Selim, İbrahim Babat, Hidayet Bozyiğit, Süleyman Öğer (bu arkadaş itirafçı olmadığını, 10,5 sene terör örgütünden yatıp çıktığını söylüyordu) Süleyman Öğer'in kardeşi Cemal Öğer, Hanefi beyle yani Sayın Bakanımızla en çok görüşenleriydi (daha az dikkat çektiği ve daha az geçmişi şaibeli olduğu için) Ali Ozansoy, Tilki Selim'in abisiydi. Ancak ben kendisiyle herhangi bir şekilde karşılaşmadım. Bu itirafçı grubunun içinde tanıştığım ama ismini hatırlamadığım başka arkadaşlarda var. Zaten onlar etkin kişiler değildi. Grubun lideri konumunda kendini hissettiren Hidayet Bozyiğit’ di. (Bir çatışmada öldürüldü) Grubun sözcüsü ise Süleyman Öğer'di.

Daha önceki satırlarda da söylediğim gibi bu arkadaşlar İstanbul'a yabancıydı, bize Hanefi beyin emanetiydiler. Bizde kendilerine elden geldiğince maddi manevi destek olduk.

Hanefi bey diyebilir ki JİTEM onları kötü yönde kullanıyordu, ben onları faili meçhul yapmasınlar diye JİTEM'in elinden aldım. O zaman kendisine şöyle bir soru sormak lazım; hem PKK militanı olduklarında daha sonra JİTEM'e geçip oraya çalıştıklarında şiddetten başka hayatlarında hiç bir şey yapmamış bu insanlar İstanbul'a getirerek onlara acaba manifaturacı veyahut da zücaciye dükkânımı açacaktı, kim bilir belki de kırtasiye dükkanı açacaktı onlara.

Tabii ki bu anlattıklarımızdan sonra Hanefi Bey diyebilir ki onları ben İstanbul'a getirmedim. O zamanda kendisine şunu söylemem gerekir; bu insanların İstanbul'da bir akrabaları yok, bir yakınları yok. Bu insanlar Diyarbakır'da Emniyet İstihbarata çalışırken (JİTEM'den ayrılıp) senin İstanbul'a geldikten sonra hepsinin aynı anda İstanbul'a gelmeleri rastlantı olabilir mi? Böyle bir şeye inanmak için gerçekten çok saf olmak gerekir.

Mesela birde kitabında şöyle yazıyor; Rahmetli Cem Ersever JİTEM'den ayrılınca itibarsızlaştırıldığını, gücünü konumunu kaybettiğini kendisi anlatıyor. Daha sonraki bölümlerde de Cem Ersever'in kendi ekibinde çalışan Ali Ozansoyu istihbarat daire başkanlığına yerleştirdiğini yazıyor.

Bu ülkede bütün gazeteciler zannediyorum bu kitabı okumuştur. Ancak kimsenin dikkatini bu bölüm çekmemiş. Pardon Abdülkadir Aygan isimli PKK itirafçısının uyarmasıyla sizin gazetenizin bir yazarı konuya değinmişti. Ali Ozansoy'u İstihbarat Daireye aldıran Cem Ersever değil Hanefi Avcı'dır demişti.

Zaten böyle bir görevlendirmeyi Hanefi beyinde anlattığı gibi bütün itibarını kaybetmiş bir Cem Ersever'in yapabilmesi tabii ki mümkün değildir. Bence burada doğru olarak sorulması gereken konu Hanefi Avcı'nın Ali Ozansoy'u İstihbarat Daireye devlet memuru statüsünde yerleştirdiğini niye saklamaktadır?

Aslında Hanefi Avcı'nın ilk çıkışını yaptığı ve sevgili basın mensuplarımız tarafından kahraman mertebelerine çıkardığı dönemde Susurluk meclis Komisyonuna verdiği ifadeler sorgulayıcı bir gözle okunsaydı belki de şuanda bazı kesimler tarafından kahraman kabul edilen kağıttan bir aslanımız olmayacaktı. İlerleyen satırlarda anlatacağım yaşanmış olaylarla söylediklerimin doğruluğunu kanıtlayacağım zannediyorum.

Neyse konumuza tekrar dönersek bu itirafçı arkadaşlarla tanıştıktan çok kısa bir zaman sonra milliyetçi Camianın bilinen isimlerinden Adanalı bir işadamı olan Hayrettin Alp gelerek bu itirafçı grubun benim arkadaşlarım olduğunu, bu kişilerden bir konuda ricacı olmamı istedi. Konu nedir diye sorduğumda bir arazinin el değiştirmesinden dolayı Kanal 6'nın sahibi Mehmet Kurt'tan yüklü bir miktarda para istediklerini, Mehmet Ağabeyinin (kendisi öyle hitap ediyordu) kendisinin yakını olduğunu, bu paranın haksız yere istendiğini, piyasadan duyduğuna göre bu kişilerin benim ricamı kırmayacaklarını söyledi.

Piyasada insanlar tarafından itirafçı grupla bu kadar yakın anılmaktan bir anda rahatsız oldum. Bende yükü üzerimden atmak için doğruyu anlattım. Bu kişilerin Hanefi Avcı'nın selamıyla geldiklerini, bildiğim kadarıyla ona bağlı çalıştıklarını söyledim.

Hayrettin Alp teşekkür edip ayrıldıktan sonra Mehmet Kurt'la görüşüp durumu anlatıyor. Mehmet Kurt bunun üzerine bir iki tanıdık vasıtasıyla Hanefi Avcı'ya gidip durumu anlatıyor.

Hanefi Avcı kendisini misafir ettikten sonra, bu kişilerin kendisine bağlı çalışmadığını ancak devlete hizmetleri olmuş biraz da sorunlu insanlar olduğunu söylüyor. Yani sizin gazetenizde sıkça kullanıldığını tabirle İyi Çocuklar diyor. Aralarında geçen bu diyalogu hem itirafçı gruptan öğrendim hem de Mehmet Kurt'un yakını olan Rahmetli Ahmet Cemil'den (mekânı cennet olsun).

Mehmet Kurt devletin istihbarat müdüründen aldığı, akılla ve uzlaş anlamı içeren bu mesajdan sonra Hayrettin Alp vasıtasıyla Süleyman Öğer'e alınan bir randevu neticesinde o zamanın parasıyla 4 milyar lira paraya anlaşıyorlar. (Geçmiş zaman belki 40 milyar olabilir) o zamanın ekonomik şartlarına göre bu ciddi bir paraydı. Bu itirafçı grup kendilerinden beklemediğim bir performans göstererek, maddi sıkıntın varsa buradan sana da verebiliriz dediler. Bende konunun benimle bir ilgisi olmadığını ayrıca da konuda bir emeğimin olmadığını belirtip, İstanbul'a yeni yerleşiyorsunuz para size daha çok lazım olur dedim. Bu yaşanan olaydan sonra o arkadaşlarla aramızda olan yakınlık biraz daha arttı. Tam burada Hanefi beye şöyle bir soru sormamız gerekmez mi acaba, sen nasıl bir İstihbarat Müdürüsün ki senin tanıdıkların tarafından avanta istendiğini söyleyen bir iş adamının sana anlatımlarını nasıl resmiyete koymazsın, adam şikayetçi olmasa bile bilgi notu olarak bu görüşmeyi Asayiş Şubeye nasıl bildirmezsin? Bu olayın yaşandığı tarih 1994 senesinin sonu ve 95 senesinin başı olması gerekir.

Zaten bu ilk bitirdikleri işten aldıkları cesaretle elde ettikleri paranın şaşırtmışlığıyla hızla bir kaç işe girdiler. Tatlıcı ailesinin bir alacağı yüzünden kendilerine yapılan rica üzerine bir içecek firmasının sahibini rahmetli Hidayet Bozyiğit belden yukarı vurarak yaralamıştı. Bana artık çok yakın olduğumuz için kendileri anlattı. O dosya halen emniyetin faili belli olmayan dosyaları arasındadır. Bu olayın kapanmasını da bu olaydan onlara çok kızmasına rağmen yine Hanefi avcı sağlamıştır.

Daha önce söylediğim gibi Hidayet grupta lider durumdaydı. (En azından dışardan öyle algılanıyordu.) Aradan çok kısa bir zaman geçince, Hidayet'in Narkotik şubeden atılma bir uyuşturucu kaçakçısıyla girdiği çatışmada öldürüldüğünü, Süleyman'ın açtığı bir telefon neticesinde öğrendim. Bir uyuşturucu parasının tahsilatı yüzünden bu çatışma yaşanmıştı.

Çatışmanın yaşandığı yer Kadıköy ilçesindeydi. Çünkü arkadaşları toplanıp Kadıköy adliyesine gitmişlerdi. Rahmetli Hidayet İstanbul'u sokaklarının Güneydoğunun dağlarına benzemediğini canını vererek öğrenecekti. Hanefi beyin zücaciyeci dükkanı açmak için İstanbul'a getirdiği arkadaşlarından biri böylelikle öldü gitti. (mekanı cennet olsun)

İstanbul'da bir emniyet müdürleri değişimi tekrardan yaşanınca yeni gelen Asayiş Şube Müdürü telefon açtırıp beni şubeye çağırttı. Bende kendisinin yanına gittim. Benim yanıma itirafçıları alarak insanları rahatsız ettiğimi söyledi. Benimle beraber Süleyman Öğer'de emniyete getirilmişti. Ben asayiş müdürü Sedat Demir'e çok açık bir şekilde, bu arkadaşlar İstihbarat Şube Müdürü Hanefi Avcı'nın yakınıdır. Ben sadece kendilerini tanırım dedim. Daha sonra kendisi şaşırarak beni dışarı yolladı. Sonradan öğrendiğime göre Hanefi Avcı'yı telefonla arıyor. Neticesinde Süleyman Öğer'e bir fiske vurulmadan gönderilirken bana biraz sıkıntı yaşatıyorlar.

İkinci kez bu kişilerin Hanefi Avcı'nın yakınları olduğunu söylememden dolayı bu grupla soğukluk yaşamaya başladım. Zannediyorum ki Hanefi Avcı'nın onlara verdiği talimat sonrasında bu soğukluk yaşanmaya başladı. Zaten bu olayın üzerinden çok kısa bir zaman geçmişken bu arkadaşlar bir para bölüşmesi yüzünden birbirlerine girdiler. Suriye uyruklu itirafçı İbrahim Babat (Bu grubun üyesi) Süleyman Öğer'i kalaşnikofla arabasının içindeyken taradı. Süleyman yaralandı, İbrahim'in ismini verdi.

İbrahim Babat Güneydoğudan tanıdığı Ergenekon sanıklarından Arif Doğan Albay'ın yanına gitti. O zaman kendisi Yalova Jandarma Alay Komutanıydı. Arif Doğan Albay Kadıköy emniyetinin çok ısrarlı baskısı üzerine İbrahim Babat'a bir şey olmayacak şartıyla Kadıköy emniyetine teslim etti. O zamanki Kadıköy İlçe Emniyet müdürünün bir sohbette, bazı işadamlarına, kardeşim adamı asayiş şubeye veriyoruz, Terörle Mücadele Şubesine veriyoruz, kimse almak istemiyor diyordu.

İbrahim Babat yargılanıp yüksek bir ceza alınca Güneydoğuda içinde rol aldığı bütün olayları Arif Doğan Albay'dan intikam almak için bütün her yere yazmaya başladı. Hatta o dilekçelerle ilgili basında da bir takım ufak tefek yazılar çıkmıştı. Ancak sonucunun ne olduğunu merak etmediğim için takip etmedim.

İbrahim Babat isimli arkadaş için Suriye'ye gittiğini söyleyen var, öldüğünü söyleyen var. Ancak ne olduğunu tam olarak bilen yok. Hanefi beyin herhalde kırtasiye dükkânı açmak için getirdiği bu arkadaşlardan bir yıldız daha kaydı.

Bu olayların hemen akabinde zaten Susurluk olayı patlak verdi. Susurluk olayında meclis Komisyonuna Hanefi Avcı'nın verdiği ifadeye oyuncak bulmuş çocuklar gibi atlanmasaydı daha sorgulayıcı bir gözle bakılsaydı satır aralarında bir çok şey görebilir, hak etmeyen bir insanı hak etmediği bir şekilde övmezlerdi. O tarihte benim ismim sadece MİT raporunda bir satır olarak geçiyordu. Yani ön planda değildim, çok tanınan bir sima hiç değildim. Bu yüzden dolayı Meclis Komisyonundaki ifadesinde Hanefi Avcı'ya benimle ilgili hiç bir şey sorulmadığı halde, benim ismim hiç geçmediği halde Hanefi Avcı durup dururken mesela Sedat PEKER diye biri var deyip bıkkınlık verir derecesinde beni anlatıyor. Anlatıyor da anlatıyor.

Sayfalar boyu, saatler boyu anlatıyor. Komisyon üyeleri merak edip soru sormaya başlıyorlar, Sayın Bakanımız Hanefi bey anlatmaya devam ediyor. O zaman kendi kendime bu adam müthiş bir beyin dedim. Haraç istenen Mehmet Kurt olayında söylediğim gibi Asayiş Müdürü Sedat Demir'in sorgusunda yüzüne söylediğim gibi itirafçı grubun Hanefi Avcı'ya yakın olduklarını ona bağlı çalıştıklarını söyleyebilecek tek kişi bendim, beni bir anda gündeme taşıyarak ve hakkımda saatlerce anlatarak önümü tamamen kesti. Şimdi bu söylediklerimi o zaman söylemiş olsaydım intikam almak için söylediğim düşünülecek bir değeri olmayacaktı.

Bu açıklamalardan sonra Süleyman Öğer kardeşi Cemal Öğer ile irtibatımız koptu. Tilki Selim benimle görüşmelerine devam ediyor diye Hanefi Avcı onunla irtibatı kesti. Zaten daha sonraki tarihlerde bana yönelik yapılan Çete kurma operasyonunda Ali Ozansoy'un kardeşi olan tilki Selim benim örgütümün üyesi yapıp cezaevine yolladılar. Zannederim ki bir kaç ay tutuklu olduktan sonra kendisi tahliye oldu. O günden sonra kendisiyle görüşmedim. Yani on sene oldu. Esnaflık yaptığını öğrendim. İyi bir arkadaştı Allah yolunu açık etsin.

Aradan epey bir zaman geçti, Sayın Bakanımız Hanefi bey Daire Başkanı oldu. Yaptığı ilk operasyon arşivi açarsanız göreceğiniz gibi şahsımadır. Sadece intikam almak için. Hakkımda şunu yapmış bunu yapmış diye basında birçok şey yazdırdılar oysa ki ben sadece yağmaya eksik teşebbüs, tahdit ve bu iki suçu işlemek içinde silahlı örgüt kurmaktan ceza aldım. Kanunda açık bir şekilde yazıyor ki yağmaya teşebbüs edildiği, imzalatıldığı iddia edilen çek-senet bulunamazsa kişiye yani sanığa ceza verilemez. Türk Ceza Kanunu böyle diyor, Yargıtay içtihatları böyle diyor ancak herhalde beni başka kanunla yargıladılar bana ceza verdiler. Gasp ettiğim söylenen kişi de ilk gaspını 19 yaşında yapmış, PKK adına para toplamaktan kaydı bulunan, o tarihte suç örgütü kurmak ayrıca da 3-4 gasp olayından ayrı ayrı gıyabında tutuklamalar bulunan bir kişinin ifadesiyle bana operasyon yaptılar ve de ceza verdiler.

Sayın Fırat Alkaç, işin en komik yanı bu şahısta başkaca bir çok kişiyi gasp etmekten şuan bulunduğum cezaevinde tutuklu olarak yatmakta. Gerçekten komedi gibi. Bu anlattıklarımdan kendimi masum muşum gibi göstermeye çalıştığımı asla zannetmeyin. Benim öyle bir derdim yok. Daha doğrusu masum rolü yapmak bana itici geliyor. Ben SEDAT PEKER'im istediğim hayatı yaşıyorum. Kendi isteğim olan bu aksiyoner hayata başlarken bir cebime cezaevi parmaklıklarını diğer cebime de musalla taşını koydum.

Yani amacım kendimi masum gösterip birilerini suçlamak değil. Ancak tüm samimiyetimle söylüyorum ki bu sefer ki ceza adil değildi ve yaşadığım sürece bunu söylemeye devam edeceğim. Üzgün müyüm asla değilim. Henüz çocuk yaşlarımdayken hayaller kurardım; bir hamağın üzerinde meltem rüzgarları eşliğinde Latin müziği dinlerken keyif yapacaktım. Ancak yaşadığım hayat bana meltem rüzgarı gibi hiç esmedi. Kasırga gibi, poyraz gibi fırtına gibi esti. Ben de daha sonraki bütün hayallerimi kasırgaya göre, fırtınaya göre, poyraza göre ayarladım.

Yani bana yapılan haksızlıklar beni asla üzemezler. Ben cezaevine girmeden önce benim için şöyle diyorlardı; O uzun ceza yatamaz, onu göreceğiz. Bunu söyleyenlere diyeceğim tek söz şu olur; en ağır ağabeylerin çift ayağıyla zor yatacağı cezayı ben tek ayağımın üstünde keyifle yatar tamamlarım. Zaten başucumda William Shakespeare ‘in şu güzel öğretisi yazılı duruyor; "Akıllı İnsanlar Oturup Kayıplarına Hayıflanmazlar, Keyifle Zararlarını Nasıl Karşılayabileceklerini Düşünürler" Bu öğretiden de anlayacağınız üzere Sayın Fırat Alkaç, zamanımı keyifli bir şekilde düşünerek geçiriyorum.

Sayın Bakanımız Hanefi beye tekrar dönersek soracağımız tabi ki birçok soru olacak. Ancak sorularımın bir kısmını mahkemeye saklıyorum. Ona başka sürprizlerim olacak.

Yargılandığım dosya da Sayın Veli Küçük'ün ve de başka bir emekli generalin telefon konuşmaları mevcut. Ancak bizim dosyamız sanıklarından bir kişinin yaptığı telefon konuşmalarında o an görevde olan ve Hanefi Avcı'ya gelecekte askeriyenin desteğini sağlayabilecek bir konumda olan çok yıldızlı bir general var. O generalle yapılan telefon görüşmeleri maalesef ki dosyada yok. Hem dosyada olmadığı gibi bu telefon konuşmalarını yapan çok yıldızlı Sayın Paşamız Hanefi Avcı tarafından uyarılıyordu filanca kişinin telefonları dinleniyor o kişiyi aramamanız uygun olur efendim diyor. Bunların hepsini mahkemede konuşacağız Sayın Bakan. Ergenekon davasında sorularda da cevaplarda da kısıtlama kesinlikle yok. Ben soracağım siz anlatacaksınız.

Sizin meşhur bir sözünüz var ya: Telekomünikasyonda bütün irtibatlar iz bırakır diye, gerçekten iz bırakıyor. Siz dosyaya koyulmasını engelleseniz de biz o teması arayıp bulabiliyoruz.

Organize Suçlar daire Başkanlığında alındığınız ana kadar sizin şubenizin neredeyse içinden çıkmayan itirafçı grubun sözcüsü Süleyman Öğer'e ve kardeşi Cemal Öğer'e, siz bu görevden ayrılır ayrılmaz bir kaç ay sonra yeni değişen Organize Suçlar Daire Başkanlığınca hemen operasyon yapılması, bu operasyonda Süleyman Öğer'in tutuklanarak cezaevine gönderilmesi, kardeşi Cemal'in ise operasyon anında kalp krizi geçirerek ölmesi de (mekanı cennet olsun) sizce bir tesadüf mü? Bunca sene hiç operasyon olmayacak siz görevden ayrılır ayrılmaz örgütlü suçlardan operasyona uğrayacaklar ve tutuklanacaklar.

Sayın Fırat Alkaç, aslında Hanefi beyle ilgili yazacak o kadar şey var ki ancak bir kısmını da mahkemedeki tanık sorgulama kısmına bırakmak istiyorum.

Bence en komik şeylerden biri de aslında şu; Susurluk komisyonuna benim adım ona hiç sorulmadığı halde sayfalar dolusu saatlerce beyanda bulunuyor ya kendisine hiç bir gazeteci sormuyor, demiyorlar ki; Sayın Müdür madem bu adam bu kadar tehlikeli bir insan, bugüne kadar kendisine niye hiç bir operasyon yapmadınız diye kimse sormuyor.

Gerçi bu sıkıntılardan kurtulmak için kendince mutlaka planlar yapmışsındır. Bu itirafçıların hepsine bir numara verip onları istihbarat elemanı olarak kullanıyordum deyip hikayeler anlatmaya başlayacaksın. Ancak Mehmet Kurt'la yapılan görüşmeni, bu görüşmeyi neden resmiyete dökmediğini, Asayiş Şube Müdürü Sedat Demir'in, bu itirafçılar senin adamın mı diye arayıp aramadığı sorularına ne cevap vereceksin? Görev de olan çok yıldızlı generale, filanca kişinin telefonu dinleniyor diye uyarıp uyarmadığını ve o generalin telefon görüşmelerini dosyaya niye koymadığını nasıl cevaplayacaksınız gerçekten merak ediyorum.

Aslında merak ettiğim o kadar çok şey var ki. Onlardan bir tanesi de Hidayet Bozyiğit'in Tatlıcı ailesinin alacağı için, vücudunun üst tarafından vurarak yaraladığı dosyayı nasıl kapattığını nasıl anlatacaksınız? Hidayete kızarak, buranın Güneydoğu olmadığını söylediğinizi acaba o yürekliliği gösterip mahkemede de söyleyebilecek misiniz?

Sayın Fırat Alkaç, Sayın Bakanımız Hanefi Avcı'nın kitabını okuyup okumadığımı, kitabı okuduysam kitapla ilgili düşüncelerimi sorduğunuz soruya biraz değinmek istiyorum.

Kitabın ilk bölümleri tribüne oynama tarzıyla yazılmış yani halkın sempatisini kazanmaya yönelik. Türk insanının sevdiği bir portre çizmeye çalışmış. Fakir ama gururlu bir genç tiplemesi. Bu portreye inanmış insanlar olabilir. Ancak ben kesinlikle inanmıyorum. Bize de kendisini ilk anlattıklarında, maaşı yetmediği için sadece öyle yemeklerinde sadece çayla simit yediğini söylüyorlardı. Ancak daha sonraki yıllarda irtibatı olduğu insan portresine baktığımızda büyük uyuşturucu kaçakçısı olarak bilinen insanların kendileriyle olmasa da yakın akrabalarıyla irtibatta olduğunu gördüm. Gerçi onların kılıfı mutlaka hazırdır. Kesinlikle kendisinin bilgi elemanıdır onlar.

Bence bu bilgi elemanı kılıfı bazı kurnaz emniyet müdürlerinin kirli ilişkilerini örtmek için kullandıkları muhteşem bir kılıf röportajın başından beri bahsettiğim bu itirafçı grupla Organize daire Başkanlığından ayrılana kadar bire bir görüşüyordu. Bu insanları Diyarbakır'dan buraya getirip, bütün yasadışı işlerinde onları koruyup, onların elde ettiği maddiyattan çıkar sağlamadığını düşünmek bence gerçekten çok büyük saçmalık olur. Bu eşyanın tabiatına aykırı bir durum her şeyden önce. Gerçi unuttum biraz önce söylediğimi, bunlar kesin kendisinin haber elamanıydı ya! Kendisinin paraya karşı ilgisi olmasa, ilk etapta yazdığı kitabın gelirini bağışlayacağını söyleyip kitap çok yüksek tirajı yakaladığı anda bu kararından vazgeçip, hayır bağışlamayacağım benim çocuklarım var demezdi.

Tekrardan kitaba dönersek, kasabanın bütün ahlakını bozan pavyonculara birkaç tane vurup kaba dayak attığını söyleyerek okuyuculara, ben her şeyi açık bir şekilde bu kitapta anlatıyorum imajını verip, yapmış olduğu insanlık dışı sistemli işkenceleri asla kitabında anlatmıyordu.

Yine kitabında teröristleri canlı yakalamayı istediğini, bunun sebebini de onları kandırılmış gördüğü için yaşamlarına saygı duyduğunu, ayrıca da onlardan bilgi almanın daha doğru olacağını anlatıyor ancak gerçeğine baktığınızda kitabında anlatmış olduğu Bedri Yağan grubuna yaptığı operasyonlarda hemen hemen bütün militanlar ölü ele geçirilmiştir.

Acaba Ali Ozansoy'u (Tilki Selim'in abisi, PKK itirafçısı) İstihbarat Dairesine memur statüsünde yerleştirirken başka itirafçıları da resmi operasyonlarda polis statüsünde kullanmış olabilir mi? Size söyleyeceği bu itirafçıların sadece bilgi istihbaratı için kullandım olacaktır. Ancak bu arkadaşlar içkili, çok samimi, baş başa olan atmosferde birinin Moda'da, bir diğerinin de yine Kadıköy ilçesinde ama şuan ismini hatırlayamadığım semtteki operasyonlara bizzat katıldıklarını

Bu yaşıma kadar hayatımın hiç bir döneminde torpil yaptırmadan veya tehdit etmeden hiçbir düzeltmem yayınlanmadı.

Hemen şunu eklemeliyim ki, şahsıma çok olumlu bir şekilde bakmayan hatta çok kötü bir düşünceyle baktığına inandığım (bu yüzden bende ona aynı düşünceyle bakıyorum) Sayın Fatih Altaylı yayınlamıştı. Hem de bir kaç kez düzeltme hakkımı tam olarak kullandırttı. (gerçekten hiç ummadığım halde) O zaman kendi kendime şeyle demiştim. Düşmansa bile onurlu bir düşman.

Sizin gazetenizde düzeltme metnim çıkınca kendi kendime şu soruyu sormuştum; sen gazeteci olsaydın, düşman gibi gördüğün insan sana açıklama yollasaydı yayınlar mıydın diye kendi kendime sormuş ve tereddüt etmeden yayınlardım demiştim. Ancak biraz gurur meselesi yapıp en alta yazdığınız "düzeltir özür dileriz" bölümünü kesinlikle yazmazdım diye kendi kendime söylemiştim.

O gün kendi kendime, düşmansa bile onurlu bir düşman olduğunuzu söyleyip gazetenizin ve ara sıra verdiğiniz dergi K 'nın düzenli takipçisi oldum. Ve bende hayal kırıklığı yaratan bazı şeyleri sizin gazetenizden öğrendim.

Diğer Ergenekon sanıklarından bazı insanların, aile büyükleri vefat etti. Bir çok gazeteci, Hükümeti ve Adalet Bakanlığını eleştirdi. Aile büyüğünün cenazesine katılmasına izin vermediler diye. Ben cezaevindeyken benimde annem vefat etti. (Mekanı cennet olsun) Ben cezamın belli bir bölümünü tamamladığım için kanunen cenazeye katılma hakkım vardı. Ancak bana izin vermediler. Benim uğradığım bu mağduriyeti bir gazetecinin haricinde hiç kimse yazmadı. Benim kim olduğum veya ne iş yaptığım hiç önemli değil. Herkesin Anne-Baba sevgisi kutsal değil midir? O gazetecilerin gözünde Profesörlerin, Rektörlerin, Orgenerallerin Anne-Baba sevgileri kutsal ancak normal mahkumun yani bizim kutsal değil.

O malum gazetelerin yazarlarının da, patronlarının da adalet anlayışı budur. Yani "Themis"'in gözbağının açık halini severler. Zenginlere ve unvanlılara ayrı adalet isterler. Çok zenginlerin ve unvanlıların düzeltme metinlerini yayınlar.

Annemin cenazesine katılamadığım için hakkımı savunan tek gazeteci Yılmaz ağabey olmuştur. (Özdil) Bu adil davranışından dolayı hiç tanımadığım halde yaşadığım sürece kendisine "Ağabey" diye hitap edeceğim. Çünkü onun adil biri olduğunu düşünüyorum.

Sayın Fırat Alkaç, sorduğunuz sorulara bütün içtenliğimle cevap vermeye çalıştım. Artık bu konularla ilgili söyleyecek bir sözüm kalmadığı için anlatımımı tamamlıyorum. Size ve tüm çalışma arkadaşlarınıza başarılar dilerim.

SEDAT PEKER
Ziyaretçi Defteri
Battal Türkhan Gönderi no: 161778  /
Battal Türkhan
Reis Selamın Aleyküm Bana Geri Dönersen Sevinirim Senle Konuşmam Gerek....
Mesaj göndermek için ilgili alanları doldurunuz
Gönderinizde resminizin gözükmesi için facebook ile giriş yapınız. 
E-Mail Adresiniz
Mesajınız