Sedat Pekerden Mektup Var

Öztürkler Ailesine 11.10.2007

Mensubu olmaktan onur duyduğum Saygıdeğer ÖZTÜRKLER Ailesi, sohbetinize dahil olduğum için çok fazla mutlu olduğumu bilmenizi isterim.

Bu mektubumda bir önceki mektupta değinmek için vakit bulamadığım terör konusuna, ailemizin içindeki üyelerin arasında yaşanan fuzuli gerginliklere, hakkınızda gazetelerde çıkan bazı haberlere ve sizlerin isteği olduğu için cezaevindeki yaşam şartlarına değinmek gayretinde olacağım.

Ancak mektubu yazmaya başladıktan sonra bazen çok farklı konulara değiniyorum. Daha sonra da o konuları açıklamak için başkaca örnekler veriyorum. Tabi durum böyle olunca mektubumun ilk satırlarında belirttiğim konulara haliyle değinememiş oluyorum.

Doğal olarak bu durum bir çok arkadaşımızın gözünden de kaçmamış oluyor. Mektuplarında bunu özellikle belirtiyorlar. Bu arkadaşlarımıza dikkatleri için hem teşekkür ederken, ayrıca yazmış olduğum bu satırlarda sebebini de açıklamak şansına sahip oluyorum. Ben bu satırları sizin sohbetlerinize dahil olmak adına yazmış olduğum için hiçbir satırı silmiyorum. Çünkü sohbetlerde söylemiş olduğumuz sözleri söylememiş olma şansına sahip değiliz. İlkin düşünüldüğünde biraz saçma gelebilir. Ancak (aslında mantıklı ve adil bir durum) işte bu sebepten dolayı yazmış olduğum hiçbir satırı ve cümleyi silmiyorum. Değineceğimi söylediğim bazı konulara vakit kalmadığından değinemediğim için bir sonraki mektubumuza erteliyorum.

Bu sıkıcı açıklamayı tamamlamış olmanın verdiği bir huzurla geçen mektubumun sonunda belirttiğim eski organize şube müdürünün hakkımda yaptığı şikayetten dolayı Kandıra Adliyesine ifade vermeye gittiğim andan itibaren sohbetimizi devam ettiriyorum.

Devletin okulunda okumuşlar, emniyet müdürü olmuşlar ancak komik şikayetlerde bulunmaktan bir türlü vazgeçemiyorlar. Ancak onları da suçlamamak lazım. Adamın mizah duygusu gelişememiş ne yapılabilir ki? Şikayetlerinin sebebi geçmişte haklarında yaptı ğım suçlamaların asılsız olduğu, onları lekelemeye yönelik olduğu imiş. Böyle bir suçlama olur mu demeyin. Vallahi oluyormuş! Gittim ifade verdim. Tabii ki suçlama yerinde bulunmadı. Hakkımda takipsizlik kararı verildi. Gerçi bu şikayette bulunan eski şube müdürüne verilecek en iyi cevabı bağımsız Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri vermektedir. Daha önce açmış olduğum tüm davalardan sıra ile mahkum edilmekteler.

Bir önceki mektubumda da belirttiğim gibi haklarında bir daha mahkumiyet kararı verilirse bunun paraya çevrilemeyeceğini, tecil edilemeyeceğini söylemiştim. Sebebini kanun zaten açık bir şekilde anlatıyor. Yargıtay da mahkemelerin kararını onaylarsa hepsi cezaevine girecekler. Ve ömür boyu mesleklerinden uzaklaştırılacaklar. İlk zamanlar bu yetkililer hakkında çıkacak herhangi bir mahkumiyet kararına çok sevineceğimi düşünüyordum. Ancak her nedense böyle olmadı. Sebebini ben de bilmiyorum. Bir türlü sevinip keyfini çıkaramadım. Mevsim normallerinin üzerinde seyreden sıcaklardan dolayı mı, merhamet hissimin bu aralar fazlaca yoğunlaştığından mı, veya başka bir sebepten dolayı mı bilemiyorum. Ancak haklarında verilen bu kararlar biraz önce de belirttiğim gibi her nedense beni mutlu etmedi. Belki burada geçirdiğim üç sene olaylara daha mantıklı bakmamı sağladı. Çünkü bu insanların gözümün gördüğü düşmanlarımdı. Daha doğrusu bana haksızlık yapan kişilerdi. Oysaki gençliğimin ilk yıllarında okumuş olduğum bir kitapta şöyle bir öğreti vardı; “gözünün gördüğü düşman asla gerçek düşmanın değildir.” Bu insanlarla düşman olmamız sağlandı. Karşılıklı bedeller ödedik ancak bu tezgahları kuran görünmeyen daha doğrusu perde arkasında olan kişilerse şimdilik hiçbir zarar görmediler. Şimdilik kelimesini özelikle belirtmemin sebebi gelecekte bu kişilerin bizlerin gördüğü gibi zararlar görmeyeceklerini kimsenin garanti edemeyecek olmasıdır.

Artık yeterince vaktimizi alan bu konudan çıkarak kendi sohbetimize dönmenin daha keyifli olacağını düşünüyorum. Bir önceki mektubumda içinde bulunduğum F-Tipi Cezaevinin fiziki şartlarından bahsetmiştim. Büyük gazetelerimizden bir tanesi bu konuyu birinci sayfasına taşıyarak haber yapmış tüm samimiyetliliğimle söylüyorum ki, bin kere de olsa yani bin ömrüm olsa anlattığım şeyleri milyonlarca kez okusam o gazetedeki gibi bir mantık çıkaramazdım kendi kendime… Oturup çokça düşündüm dediğim gibi bir türlü anlam veremedim. Gerçi haber kötüydü, şuydu buydu demek değil amacım. Ama yazılan şeyler bu kadar mı alakasız yorumlanır? Buna bir türlü mana veremedim. İyi ki sizler yazmış olduğum şeyleri söylemek istediğim gibi anlıyorsunuz yoksa bizim vay halimize! Aksi halde çocukken oynadığımız “tıp oyunu” nu oynamamız haricinde hiçbir şansımız olmayacaktı.

Gerçi son mektubumdan bir önceki yazdığım mektubumu da adı marjinal olarak geçen gazetelerden birisi manşetine taşımış, insan hakları savunucusu gibi görünen kişilerin güzel sözler söyleyerek bizleri uyuttuklarını bu sayede de savunma reflekslerimizi yok ettiklerini söylemiştim. Bu yorumumla ilgili bir ton şey yazmışlar, çizmişler. Aslında benim terör örgütü kurmak ve lideri olmaktan yargılanmam gerektiğini söylemişler. Bu konu ile ilgili şunu tabii ki bir daha söyleyeceğim. Galiba bu arkadaşlar beni tam olarak anlayamamışlar. Ancak daha önce bulunduğum yerde daha çok kalmamı gerektirecek şekilde yargılanıp ceza almamla ilgili düşüncelerine geçmişte değerli bir insanın söylediği şu sözlerin aynısı ile cevap vermek isterim; “ŞUNU SÖYLİYELİM Kİ, BİZLER CEZAEVİ KORKUSU İLE, FİKİR DEĞİŞTİRECEK İNSANLAR DEĞİLİZ. BİZİ BU GÜNE KADAR HALEN ANLAMAMIŞ OLMALARI KENDİLERİ İÇİN BİR AYIPTIR. ZİNDANI KABUL EDERİZ AMA ZİLLETİ ASLA! BİZE ZULÜM ETMEK BELKİ MÜMKÜNDÜR AMA BİZİ KÜÇÜLTMEK ASLA MÜMKÜN DEĞİLDİR.” Bu güzel sözlerden de anlayacağımız gibi zamanın ve mekanın hiçbir önemi yoktur. Elli sene önce değerli bir insanın kendisine zulmetmek isteyen insanlara karşı söylemiş olduğu bu sözler aradan geçen bunca zamana rağmen şuanda benim düşüncelerimi en iyi şekilde anlatmaktadır. Biraz evvel de yazdığım gibi zamanın ve mekanın hiçbir önemi yoktur. Çünkü aynı sözler kim bilir dünyanın farklı coğrafyalarında da yüzlerce sene evvel farklı farklı onlarca insanca kullanmıştır. Kim bilir gelecekte de bir başkası aynı sözlerle kendini savunmaya gayret edecek, düşüncelerini anlatmaya niyet edecektir.

Kişiler değişse de seneler geçse de değişmeyen tek şey söylenenleri kasıtlı olarak yorumlayıp farklı anlamlar yükleyerek içlerindeki eziyet çektirme duygularına sermaye yapanlardır.

Bu konu ile ilgili bir şeyler daha söylemek isterim. Benim gerçekten insan hakları savunuculuğu yapan samimi olarak hümanist duygular taşıyan ve bunlara hizmet eden insanlara karşı bir nezaketsizliğim asla olamaz. Hatta ben bu insanların birkaç tanesi ile de tanışma şerefine nail oldum. Onlarla tanışmış olabilmeyi kendime bir onur kabul ederim. Benim elimde imkan olsa bu insanların her birinin hayatlarını filme alır hayatlarını okullarda mecburi ders diye okuttururum. Coğrafyada güzel olan her şeye büyük orman ve nehirlere yani bize yaşam veren her şeye bu kişilerin isimlerini veririm ve bu iyi insanların hangi ırktan olduklarına asla ve asla bakmam. Çünkü onlar bütün kainatın çocuklarıdır.

Hatta ve hatta biraz daha abartmak isterim mümkünse. Nesli tükenen canlılar gibi koruma altına almak isterim. Onlar gerçekten bütün evrende barışı ve insan haklarını savunuyorlar. Bu yüzden hangi ırktan olduklarının önemi yoktur.

Benim sözüm asker, polis normal vatandaşımız şehit edilirken hiç ortaya çıkmayan ancak birkaç terörist öldürüldüğünde yorumlar yapan insan hakları savunuculuğu yapan kişileredir.

Hümanist psikolojinin babalarından biri olan Abraham Maslow Yahudi olduğu için onu kim redde bilir. O samimi insanı red eden olsa olsa ruh hastası bir manyaktır. Kendisine din gibi, ırk gibi kutsal kavramları bahane gösterse de bu düşüncem değişmez. Çünkü bu bir gerçektir; Abraham Maslow çok iyi bir insandır. Ruhsal sorunların tedavisinde bir çığır açmayı başarabilmiştir. Biraz önce de söylediğim gibi bu insanın iyi biri olduğu gerçektir. Gerçekler ise bizim düşüncelerimizle ilgilenmezler. Daha doğrusu bizim düşüncelerimizle değişmezler. Gerçek asla değişmez olandır. Ancak ülkemizin güneydoğusunda sorunlar çıkaran bir organizasyonun içinde yer alan bir Yahudi varsa ve bu Yahudi de insan hakları savunuculuğunu bahane gösteriyorsa biraz önce Abraham Maslow’la ilgili söylediğim güzel sözleri bu kişi veya kişiler için söyleyebilir miyiz, tabii ki söyleyemeyiz. Onlar insan hakları savunuculuğu kisvesi altında bizim savunma reflekslerimizi yok etmeye çalışıyorlarsa bu çok ciddi bir sorundur. Bu kişilerin Yahudi olması, Türk olması, kürt olması, arap veya Amerikalı olması değildir önemli olan. Önemli olan tek şey bu kişilerin ağzından çıkan bizim toplumsal reflekslerimizi hedef alan cilalanmış veya fiyonklanmış sözlerine dikkat etmektir.

Umarım bu açıklamalarımla derdimi anlatabilmişimdir. Yine anlaşılmadıysa benim yapabileceğim başka bir şey yok. Anlatabilme özelliğimin sınırları bu kadar. Bazı güzel sözler vardır. Duyunca bizi cezbeden, bizi umutlandıran, huzur veren ancak gerçeklerin yakıcı yönüyle karşılaştığımızda bu sözler kurtarıcımız olamaz. Biz Kafkas asıllı bir Türk Ailesi olmamızdan dolayı, anti – komünist bir duruşa sahibiz. Daha doğrusu biz sülalece bu konuda tarafız ailemizin içinde başta babam olmak üzere Türk solunu savunan bir çok insan vardı ancak Komünizm konusunda biz karşı taraftık. Karşı taraf olsakta merak denen olgu sizi o düşünceye yönlendiriyor. Bu yüzden biraz inceledim. Dine ve milli görüşlere olan bakış açısını bir tarafa koyduğumuzda gerçek olamayacak kadar güzel şeyler anlatıyor. Sorun bence Komünizmde değildi. Orada söylenenlerin gerçekten uygulanabileceğine inanan insanlardaydı. İnsanoğlunun ihtiraslarını, nefsini hiç yokmuş gibi sanmak, bence evreni yok saymakla eş değerdir. Ben özel durumumdan dolayı anti – komünist olmasaydım da asla komünist olmazdım. Dünyanın maalesef kabul etmemiz gerekir ki gerçekleri var, kimse eşit olmak istemiyor! IQ’ su en düşük olanlar bile en önde ve yükseklerde olma hırsı ile dolup taşıyor.

Benim daha önceki mektubumda belirtmiş olduğum sözler bu tanımla da örneklendirilebilir. Biz insan haklarını savunacağız. İnsan haklarına inanacağız. Hepsi çok güzel şeyler ancak gerçek bu değil. Gerçek olan her gün bir askerimizin veya polisimizin ya da bir vatandaşımızın Şehit edilmesi. En büyük sorunumuz ise ( tekrar ediyorum) insan hakları savunucusu postuna bürünmüş ajanlar ve bölücülerdir. Bu konuyu da tamamladıktan sonra cezaevindeki fiziki yapı ile ilgili muhabbetimizle ilgili kaldığımız yerden devam edelim. Yazmış olduğum mektup, gazetenin manşetinden yayınlanınca ufak çaplı incelemeler oldu. Bu incelemeler bize tam olarak yansıtılmadı. Yazı yazma herkesin olduğu gibi benim de yasal hakkım bu yüzden dolayı herhangi bir sorun olmadı. Ancak cezaevi idarecilerinden biriyle aynı gün aramızda bir diyalog yaşandı. “Gazetedeki haberi okudun mu?” dedi. Ben de “okudum yalan mı yazmışım?” dedim. Ne varsa onu yazdık. ( gerçi ben gazetede çıkacağını yüce Allah biliyor ya hiç düşünmemiştim) Kendisinin söylediği ise çok enteresandı. Çok garibime gitti. “Sizlerle ilgili olumsuzlukları yazmışsın. Keşke bizlerle ilgili olanları da yazsaydın.” Dedi. Görevli oldukları için yazamadıklarını da sözlerine ekledi.

Ben de “tabii ki yazarım” dedim. Bu vesile ile de onu da yazmış olayım. Takiben birkaç ay önce avukat mahallinden çıkıp koğuşa doğru gelirken bir tane infaz koruma baş memurunun kendi kendine acayip bir şekilde söylendiğini duydum. Beni fark etmedi. Kendisine selam verip ne yaptığını sorduğumda kendisine mecburi hizmet süresi dolduğu halde tayinini normal cezaevine çıkarmadıkları için görevli neredeyse ağlayacak gibiydi. Adeta isyan ediyordu. Söylemiş olduğum birkaç güzel sözün de bir işe yaramadığını görünce. Ona günde 3 vardiya çalıştıklarını 8 saat cezaevinde kaldıktan sonra 16 saat dışarı gidebildiğini söyledim. “Ya biz ne yapalım” dedim. Senelerdir buradayız. Bu arkadaş biriki saniye durdukan sonra, “vallahi doğru söylüyorsun” dedi. Buradaki personelin durumu da işte bundan ibaret normal bir cezaevine gidebilmek için neredeyse bir çok şeyini verebilecek duruma gelmişler. (daha fazla mesai gibi)

Gelen mektupların birinde bir arkadaşımız 25 metre mesafenin içinde dört kere nasıl arandığımızı bir türlü anlayamamış ben de kendisine dört kere fiziki aranmanın haricinde bir de detektörlü aramanın olduğunu bunu yazmayı unuttuğunu söyledim. Ayrıca bu 25metrelik mesafe kameralarla takip edilip kaydedildiği halde bu kadar aranmanın mantığı olmadığını birkaç görevli arkadaşa söylediğimde onlar da benim bu görüşlerimde hemfikir olduklarını söylemişlerdi. Ancak “ne yapalım talimat bu yönde verilmiş her şey kameralarla kaydedildiği için kimsenin insiyatif alma hakkı olmuyor. “ dedi.

Burada yatan mahkumlar mutlu değil. (Ben ve asistanlarım hariç!) Biraz önce anlattığım olaydan anlaşılacağı üzere personel de memnun değil. Nasıl bir yer yapmışlarsa hiç kimse mutlu değil. Ancak iyi yönde gelişmeler var; artık cezaevi içinde yazılan mektuplar postaneye gidip gelmiyor. Her Cuma günü tutuklular, mahkumlar kendi aralarında mektuplaşabiliyorlar ancak iyi olan bir şeye karşılık mutlaka bir kötüsü de oluyor. Burada yaz aylarında ayda bir kere çıktığımız dış bahçe var dış bahçe diyorum ancak burası da cezaevinin içerisinde mini futbol sahası büyüklüğünde yalnız zemini beton değil toprak bazı yerlerinde de birkaç parça çim var. 1 senede buraya 3 veya 4 kez çıkılabiliyor koğuş bahçelerinden biraz daha geniş olduğu için haliyle insan biraz daha kendisini özgür hissediyor. En son çıktığımızda o bahçenin üstünü de 15cm.lik aralıklarla tel ağlarla örmüşler. Merak edip sorduğumda, niye kapatma gereği duyuldu diye, gelen cevap çok enteresandı; “top dışarı kaçmasın” diyeymiş. Ben de “iyi ama burada kimse top oynamıyor ki, herkes burada volta atıyor” dediğimde görevli ile karşılıklı gülümsemiştik.

Bu uygulamaların tek sebebi insanların mahkum olduklarını, tutuklu olduklarını daha çok hissettirip psikolojik baskı altına almak! Ancak Lovelace isimli düşünürün de söylediği gibi “en büyük cezaevi taş duvarların, demir parmaklıkların ardı değil insan kafasının içidir.”

Galiba ülkemizi yönetenler bu sözün içeriğini anlayamadıkları sürece yaptıkları F-Tipi, L-Tipi, M-Tipi cezaevlerini anlatıp iyi cezaevi yaptıklarıyla övüneceklerdir. Mektuplarımda sizlerle paylaştığım bu konularla ilgili bir arkadaşım, “bunları keşke yazmasaydın” diye haber yollamış. Bende bunun üzerine “neden” diye sordurduğumda, “dışarıda insanlar seni efsane gibi görüyorlar, geceleri evine gidip geldiğine inanıyorlar, bunları yazdığında sahip olduğun düşünülen güç, insanların beyninde zafiyete uğrar.” Demiş. Kendisinin mesajını hayretler içinde dinledim. Kendi kendime “demek ki bir çok insanın kafasında efsane olmak gece çıkıp evine gitmeyle oluyormuş?” dedim. Gerçekten hayretler içinde kalmıştım. Oysaki benim için ölçü geceleyin evime gitmek değildir. Görevlilerin bile gidip kurtulmak için isyan ettikleri bir yerde yüzlerce hatta binlerce kat güçlenebilmektir.

Demek ki ülkemizde yaşayan bir çok insanın beyninde düşünceler ne kadar acayipmiş, herkes kendi rahatını sağlayabilenlere saygı duyuyor onu efsane olarak görüyor. Bazen düşünüyorum da iyi ki şuan bu mektubu okuyan sizler varsınız. Bu acayip dünyada bu manyak ruhlu insanların içinde hiç kimse tarafından anlanamadan anlaşılamadan yaşayıp ömrümüzü tamamlayıp çekip gidecektik. Gerçekten bir insanı anlayan tek dostunun bile olmasının ne kadar önemli olduğunu şimdi daha iyi anladım. Ve şuan olduğu gibi yaşadığım sürece de edeceğim bu dua benden hiç uzak olmasın. “Yüce ALLAH’ım beni, güç tanrısına tapan insan kılığına girmiş bu yaratıklardan yaşadığım sürece uzak tut!”

Hayallerinde yaratmış oldukları güç tanrısına tapan bu yaratıklarla gençliğimin ilk yıllarında da bazen karşılaşırdım. Bu insanlar kimi zaman dost kılığına bürünerek de cemiyetimize dahil olabiliyorlardı. Ben o tarihlerde de yani gençliğimin ilk yıllarında da devamlı gülen bir insandım. Hatta şuandakinden bile daha çok gülüyordum. Biraz evvel bahsetmiş olduğum tipteki yaratıklar o zamanlarda da bana tavsiyelerde bulunurlardı. Aksiyon tarzı hayata sahip olduğumuz için sert bir mizaç vermeliymişim. Çevreye bu tarz davranış biçimi daha etkili olurmuş. Tabii ben onların ne demek istediklerini anlayamazdım. Bir insan gülmek varken neden somurtmayı tercih eder? Bunlar da o tarihlerde hayatımıza dahil olmaya çalışan güç tanrısına tapan kişilerdi. Onlara verdiğim cevap genelde çok kibar olmazdı. Onlara manyak olup olmadıklarını sorardım. Onların kafataslarının içerisinde beyin olup olmadığını merak ederdim. Aksiyon dolu bir hayata sahip olduğumuzu belirttikten sonra şöyle derdim; “silah’la ateş ederken gülersek hedefi vuramaz mıyız? İllaki kendimizi kasarak mı ateş etmemiz lazım!” yaşamış olduğum hayat tecrübeleri bana sert görünmeye çalışan insanların aslında bilinç altlarının korkuyla dolu olduğunu öğretti. Tabii ki bir de çok hızlı değiştirilmesi gereken ciddi adam, sert adam makbul adamdır saçmalığını daha doğrusu toplumumuzda halen daha bir öğreti olarak kabul edilen psikopatlığı değiştirmemiz gerekir. Acaba hangi ruh yapısına sahip bir insan kendi kendini kasarak devamlı sert adam tribinde takılarak mutlu olabilir, çevresine mutluluk katabilir? Ben bu yaşıma kadar böyle bir şeye hiçbir vakit şahit olmadım. Sohbetimizin bu bölümünde de sitemizle ilgili bazı konulara değinmek istiyorum. İnşallah söyleyeceklerim yanlış anlaşılmaz ve de yorumlanmaz. Aslında şimdi söyleyeceklerimi uzunca bir zamandır söylemeyi düşünüyordum. Ancak belki de gerek kalmaz diyip devamlı erteledim. Maalesef bu konuda kendiliğinden bir gelişme olmadı. Bu nedenle birkaç kelime söylemek isterim. Gerçi yönetici arkadaşlarımız ellerinden geldiğince ikazlarda bulunuyorlardır. Ama galiba yeterli olmuyor. Beni çok rahatsız eden sorun; terör olaylarından dolayı bütün kürt vatandaşlarımızı suçlayıcı hatta ve hatta bütün hepsine karşı çok ağır sözler söyleniyor. Bu sözlere “hepsini öldürmek” ibaresi de bazen dahil oluyormuş. Yöneticilerimizin bu konudaki tavırlarını kesinlikle doğru buluyorum. Haricen de birkaç kelimelik de olsa eklemeler yapmak istiyorum.

Mesela karşımızdaki bir insan bize diye bilir ki yedi yüz küsur bin km2’lik ülkemizin bir bölgesindeki sorunla ilgili çare olarak orada yaşayan herkesi öldürmeyi düşünüyorken daha doğrusu bunun haricinde bir çözüm üretemiyorken milyonlarca kilometre karelik alana yayılmış, tüm dünyadaki Türkleri aynı çatı altında toplamayı nasıl başarabilirsiniz? Bu tip konulara dahil olmayı çok fazla istemiyorum. Ancak şuanda olduğu gibi bazen mecburiyet hasıl oluyor. İnsan çok sinirliyken ve de yeterli bilgi birikimine sahip değilken, öyle bir şeyi diyelim ki söyledi veya bir şehit haberi sonrasında o anki ruh haliyle söylemiş olsun bu tabii ki hepimizin başına gelebilir. Önemli olan o anda kendimizi toparlayıp söylediğimiz sözü düzeltmek olmalıdır. Bütün Kürtler değil de bütün teröristler ölmelidir, şeklinde konuşmalıyız. Bütün Kürtler kötüdür, yerine de bütün teröristler kötüdür diyebilmeliyiz. Yazmış olduğum bu satırları okuduktan sonra bazıları beni kendimce gevşemekle veya ılımlı olmakla suçlayacaklardır. Onlara tavsiyem ileriki satırlarda yazacağım terörü önleyebilme ve durdurabilmeyle ilgili satırları okumalarıdır.

Bu satırları yazmamın en büyük sebebi bana Batman’dan gelen bir mektuptur. Bana olan sevgisini belirttikten sonra cevap ve resmimi istediğini belirtmiş. Ancak Batman’lı olduğu ve kürt kökenli olduğu için cevap yazmayacağıma inandığını söylemiş. Eğer ki, biz gerçekten bu şekilde tanınıyorsak, çok kötü bir durum var, hem de çok kötü… Benim arkadaş grubumun içersinde bir çok kürt kökenli arkadaşımız var. İnsanın uyku hali en savunmasız halidir. O savunmasız halimde ben hayatımı görev adamı olduğu için Gaffar’a emanet ediyorum. Bu davranışı yapan hayatını kürt olan Gaffar’a emanet eden ben Batman’dan mektup yazan arkadaşa cevap vermez miyim? Tabii veririm. Bundan onur duyarım.

Biraz önce de söylediğim gibi bizi eğer ki bütün Kürtleri öldürmeyi düşünen insanlar olarak tanıyorlarsa bu şekilde tanınmamıza kim katkı sağlamışsa o kişi üzerimde hakkım varsa hakkımı helal etmiyorum.

Tabii ki bu söylediklerim orada yaşayan vatandaşlarımızla ilgili teröristlerle ilgili düşüncelerimi daha önce de söylediğim gibi ilerleyen satırlarda belirteceğim. Terörün önlenebilmesi için nelerin yapılması gerektiği ile ilgili düşüncelerimi daha önceki satırlarda da belirttiğim gibi ilerleyen satırlarda da değineceğim. Biraz önceki söylemlerimin geçtiği satırları okuyarak beni ılımlı olmakla suçlayanlar daha sonraki satırlarda bu konu ile ilgili yazacaklarımı mutlaka okusunlar. Bu düşünce biçimi benim eskiden de savunduğum ve halen de savunmaya devam ettiğim ve ölene dek de savunmaya devam edeceğim gerçeklerdir.

Yine sitemizde bazılarınca tartışmaya açılan; dindarlar veya dindar olmayanlar, Türk birliği kurulursa Müslüman olmayan Türkler bunun içinde yer alacak mı almayacak mı şeklindeki tartışmalar aslında çok güzel konular ancak her nedense biz bütün tartışmaları bölünme sebebi haline getiriyoruz. Bu sebeple dini konuları her daim tartışma sebebi yapmayı doğru bulmuyorum. Bu konuların tartışılmasına sıra gelene kadar daha tartışılacak o kadar çok konu var ki… Ancak her nedense din konusunda mutlaka tartışmalar ve tartışmalardan sonra da kırgınlıklar yaşamaktayız. Benim düşünceme göre bu tartışma konusu bile olamaz. Sebebi ise çok basit; Hıristiyan Türkler de kutsal bir dine inanıyorlar. Onların dini de hak din birliğinin içinde olamamaklarını düşünmek bile çok acayip bir şey! Veyahut halen daha Şaman inanışlarına sahip sayıca çok az ırkdaşlarımız da var! Siz Şamanizme inanıyorsunuz birliğe giremezsiniz diye bir şey söylenmesini de ben çok saçma buluyorum. Ya da adam hiçbir şeye inanmıyor kardeşim sen git Türk birliğinin vatandaşı olamazsın diye bir şey nasıl söylenebilir? Ashab-ı ikram döneminde inanç özgürlüğü varken inanmayanlar varken, peygamber efendimiz buna izin vermişken insanların dinlerine karışanlar hangi yetki ile karışıyor benim bunu anlayabilmem de hiçbir zaman mümkün olmadı. İnançlı bir Müslüman olduğumuzu iddia ediyorsun, iyi bir Müslüman olduğunu söylüyorsun, o zaman yapacağın inandığın dini tebliğ etmektir. Tabii ki zorlamadan!

Daha önce söylediğim gibi tartışılması gereken bu kadar soru varken de devamlı din konusu çevresinde tartışmayı samimi bulmuyorum. Bunlar benim kişisel düşüncelerim. Bir arkadaşımız daha farklı bir şekilde düşünür bir diğeri de ondan daha farklı düşünür. Ancak her konuda oluşacak düşünce farklılığı insanları gruplaşmalara itmemeli.

Mesela bizim sitemizin ziyaretçilerinin bir çoğunun AB’ye karşı olduğunu biliyorum. Ben onur konusunda ödün verilmeden kesinlikle AB’ye girmemiz gerektiğine inanıyorum. Ancak sitemizin diğer üyeleri veya yönetici olan diğer arkadaşlar benim gibi düşünmüyor diye bunu sorun haline getirmiyorum. Bütün her şeyi sorun haline getirirsek o zaman çok komik bir duruma düşeriz.

Tarihe biraz merakı olanlar Türklerin göçer bir kavim olduğunu bilir. Orta Asyada komşumuz olan Çinliler ve Hintliler halen yerlerindeler ancak biz at sırtında buralara kadar gelip topraklarının bir kısmı da Avrupada olan bir devlet kurmuşuz. Farz edelim bizi AB’ye bir gün aldılar ve bunu sağlamayı başardık. Uçak biletini alan hiçbir güvencesi olmadan Avrupa’nın bir yerine gidip yerleşecek. Bu genetik özellik kodlarında var bağlasanız durduramazsınız. AB’nin diğer ırkları ise bizim gibi değil. Genetik kodları farklı, sabit yerleşime müsait. AB’li aileler şuan çocuk yapmıyorlar. 30-40 sene sonra ise hiç yapmayacaklar. Çocuk konusunda çok istekli Türk Aileleri Avrupa’nın her bölgesine yerleştiğinde 100 seneye kalmadan Avrupa Türkleşmiş olacaktır. Avrupa birliğinden alacağımız daha doğrusu elde edeceğimiz imkanlarla Orta Asya’daki bütün kardeşlerimizin birleşiminden doğacak gücü düşünürseniz 150 yıl sonra da dünyanın en büyük gücü Türkler olacaktır. Bunu aklı olan herkes görebilir. Görememek için ancak his körü olmak gerekir. Belki 100 sene belki 150 sene çok uzun zaman olarak size görünebilir. Ancak bu zaman dilimi insanların hayatında uzun olduğu kadar milletlerin hayatında da çok kısa bir süreçtir.

Yüce Yaratıcı bazı milletleri hem nüfus olarak hem coğrafi yerleşim olarak hem de yaratılış olarak dünyaya yön verebilme özelliği vermiştir. Çinliler, Hintliler, Araplar, Slavlar gibi ancak sahip olduklarının farkında olmayan milletler devamlı sömürgeye uğramışlardır.

Henüz çok ufak olduğu yaşlarda haritada dünyada Türklerin yaşadığı coğrafyaya bakarken aklıma acayip güzel ve kaliteli düşünceler gelirdi. Bunları arkadaşlarımla da devamlı paylaşırdım. Onlar da nezaket gösterip beni dinlerdi. Zaten biraz daha büyüdüğümüzde Komünizmin çöküşü Varşova Paktı’nın dağılışı bunun neticesinde de diğer Türk devletlerinin özgürlüğünü kazanması olmuştu. Geçenlerde bir dergide şöyle bi bölüm okumuştum. Amerika’nın Turan konusunun içeriği şuydu; Çin, Rusya, ve Hindistan’ın tam ortasını bıçak gibi kesen coğrafyadaki Türk Devletlerini :Amerika’nın birleştirmek isteyip, onları da destekleme konusuydu. Bu yazıyı okuduğum tarih 2007 senesidir. Benim arkadaşıma 1990’larda anlattığım ise Çin, Hindistan ve Rusya’dan Amerika çok rahatsız olduğundan dolayı o bölgeyi dengede tutmak için Amer ikada Türk Birliği Projesini mutlaka destekler. Bizim ülkemizin yöneticileri niye bu yönde görüşmeler yapmaz diyordum. Biz sokak kültüründe yaşarken bunu görüyoruz. Bu ülkeyi yönetenler kör mü? Derdim. Mesela şuanda Türk Birliği insanlar tarafından yavaş yavaş konuşulmaya başlandı. O tarihlerde bunu birkaç kişi dile getirdiğinde bazı az beyinliler ırkçılar ve faşistler konuşuyor diye hemen tempo tutmaya başlardı. Bazen çok merak ederim, bu insanlar gözlerine at gözlüğü filan mı takmışlar diye… Çünkü Türk birliği projesinin 21. Asrın en önemli olayı olacağını herkes söylerken bizim bazı aydınlarımız buna Faşizm diyor. Gerçekten çıldırmamak elde değil. Ağızları da güzel laf yaptığı için Televizyon ekranlarında da bol yer bulup bir çoğunun da gazetelerde köşesi olduğu için bu sayede insanların aklını karıştırmaya devam ediyorlar. Böylelikle de bu millete ayıp ediyorlar. Aydın olmayı görev yaptıkları üniversitelerde düşük puan alan bazı kızlarla yatıp onları sınıf geçirme olarak kabul ediyorlar. Tabii onlar bunu kabul etmeyecektir. Öğrencisinin kendisinden hoşlandığını söyleyecektir. Bu da birçoklarının yaptıkları bu iğrençliği vicdanen kendilerince kabul edilir bir hale getirme bahaneleri oluyor. Neyse bu konulara girmek istemiyorum. Çünkü gerçekten sinirlerim bozuluyor. Ciddi bir çoğunluğu bu karaktere sahip aydınlar rehberimiz olduğu sürece de maalesef milletimiz zillet halinden kurtulamıyor. Artık yavaş yavaş mektubumuzun sonlarına geliyoruz. Ancak daha önce de belirttiğim gibi terörle baş edebilme konusunda düşüncelerimi söylemek istiyorum. Bu yazacağım şeyler farklı çeşitlilikle istenirse yorumlanabilir. Bence anlamı tektir.

Terörü önlemek için ne yapmak gerekir? Herkesin sorduğu soru bu. Cevabı aslında o kadar basit ki! Herhalde o kadar basit olduğu için kimse göremiyor. Tekrar tekrar aynı soru soruluyor!

Bence bunun cevabı, devlet olmanın gerekliliğini yerine getirmektir. Şimdi diyeceksiniz ki bizim devletimiz bu gerekliliği yerine getirmiyor mu? Size göre getiriyor olabilir. Ancak bana göre bir çok konuda yerine getirmekten çok uzak. Devlet olmak demek büyük büyük bakanlık, genel müdürlük daire başkanlığı binalarını inşa etmek değildir. Şu kadar memurum var bu kadar işçim var şu kadar şuyum var demeyle de bence devlet olunmaz. Devlet olmak bence yüksek binaların içlerindeki masalar sandalyeler duvarlardaki tabelalar da değildir.

Şöyle düşünelim, bir aile şirketiniz var bu şirketi yönetmek için personel almışsanız şirketteki yöneticileriniz sizi kurumsallaşmaya götürmüyor refah seviyenizi artırmıyorsa şirketinize zarar veren rakip firmalara aynı oranda veya daha fazla zarar vermiyorsa bu kişiler şirketinizi yönetemiyor demektir. Siz de haklı olarak iş anlaşmalarını fesh edersiniz!

Vatandaşlar olarak bizim şirketimiz devlettir. Devlet görevlilerine bizler maaş veririz. Ülkemizin geleceğini çok iyi bir çıtaya yükseltmeleri ve bu ülkenin herhangi bir vatandaşına verilecek zararı karşılıksız bırakmamaları gibi bir çok sebepten dolayı vergilerimizle maaş veririz. Ancak bizim maaşını verdiğimiz yöneticilere bizler herhangi bir şey soramayız. Çünkü bize yapılan zulmün intikamını alacaklarına bir de bunlar gelip eziyet eder.

Devamlı tartışılıyor Kuzey Irak’a girelim mi? girsen ne olacak? Hiçbir şey! Ancak bu kadar girelim dedikten sonra da giremeyince vatandaşın ruhunda çaresizlik oluşuyor. Hiç değilse birkaç uçak gidip birkaç tane bomba atsa o zaman hiç değilse psikolojik motivasyon olur.

İran her gün Kandil Dağını bombalıyor. Biz de İran’a alkış tutuyoruz. Amerikalılar bizim başımıza çuval geçiriyor, biz hiçbir şey yapamıyoruz. İranlılar İngiliz Askerlerini esir alınca bundan memnuniyet duyuyoruz.

Rahat olun benim çözümüm kimseye savaş açmak değil! Devlet olmanın gereğini yapmaktır. Hepiniz her gün gazetelerde okuyup televizyonlarda seyrediyorsunuzdur. Kuzey Iraktan ülkemize sokulan bombalarla şu kadar kişi şehit oldu, şu kadar kişi yaralandı. Bu haberleri dinlerken ağlamaktan gözümüzde yaş kalmadı, hepimiz sinir hastası olduk.

Yine gazetelerden öğrendiğimize göre Kuzey Irak’ta 10 ton c4 patlayıcı kayıpmış. Sadece bu kadar da değil, 10 ton da farklı isimleri olan bombalardan kayıpmış! Bu demek oluyor ki şuan itibariyle ülkemizde bir yerlere dağılmış 20 ton patlayıcı var. Bu patlayıcılar bir minibüste yakalanan dandik bombalardan değil! Gerçek patlayıcılar… İlerleyen satırlarda bu minibüste yakalanan kimyasal maddelere de değineceğim.

Devlet olmanın gereği işte burada başlar. Bir taraftan çok hızlı bir biçimde bu bombalardan en az zararı göreceğimiz tedbirleri alırken aynı anda da bunu yapan insanlara karşı daha doğrusu bu patlayıcıları yollayan kişilere karşı unutamayacakları bir ders hazırlar. Dünyanın hemen her tarafında güçlü devletler benzer şekillerde davranırlar. Sen de 20 ton kendine ait patlayıcıyı kaçak yollarla Kuzey Irak’a sokar her bir ton bomba için de bir milyon dolar yardım verirsin. Oradaki ayrılıkçı gruplar bu bombaları aldıkları ufak finans desteği ile öyle bir kullanırlar ki, inanın bir daha o bombaları bu ülkeye yollayanlar bir daha el bombası bile yollamaya cesaret edemezler. İşte devlet olmanın gereği budur.

Şuan kulaklarım çınlamaya başladı. Bu satırları okuyan bazı arkadaşlar ya da arkadaşımız olmayan ve bizi de sevmeyen kişiler galiba şöyle diyorlar “bu ne kadar vahşi ve ne kadar kötü bir düşünce! Şuan söyleyeceklerime lütfen inanın. Bence de çok kötü çok vahşi bir düşünce. Sizlerin benim ve bir başkalarının söylediğim bu uygulamayla ilgili bu şekilde yorum yapmaya hakkı vardır ancak, devletin yoktur! Devlet gereğini yapar. Dünyadaki diğer devletlerin yaptığı gibi mesela, Amerika, Rusya, İsrail, Çin kendilerine bir kötülük geldiğinde karşılığını misli misli verirler ancak herkesten önce çıkıp basın sözcüleri terörü kınar şiddeti kötüler. Fakat kendi yaptıklarını kınıyorlar aslında. Bizim devletimiz de benzer şeyleri yapabilir. Sonra da çıkıp kınamasını yapsın! Devletlerin bu işleri yapması yani meşru müdafaa hakkını kullanması için görevli özel elemanları ve birimleri vardır. Bunları onlar düşünür. Bu yöntemi beğenip beğenmememiz çok önemli değil. Kötülüğe kötülükle cevap vermemizin etik bulunup bulunmaması da önemli değil. Önemli olan tek şey devletçe gereğinin yapılıyor olmasıdır. (Uygulama çok adil. Onların bize yolladığı miktarda patlayıcıyı bizde onlara yollayacağız)

Hadi bunu yapmıyorsunuz, belki de yapamıyorsunuz. Savunmaya yönelik ne yaptınız? Veya ne yapmaktasınız? Artık ilkokula giden çocuklar bile biliyor ki, bombalar uzaktan kumandalı telefon sistemi ile patlatılıyor. Bunu önleyici cihazların çok pahalı olduğundan bahsediyorlar. (Kim bilir ülkedeki hangi varlıklı aileyi bu işten zengin edecekler)

Göz altına alındığımda evimde bulunan bir cihazı televizyonlarda gösterdiler, gizli servislerin kullandığı bir cihaz dediler. 50m. İçinde cep telefonu dahil, bütün her şeyi etkisizleştiren bir cihazdı. Yani sizin anlayacağınız, bu cihazlardan her askeri araçta bir tane olsa bir şehit bile vermeyiz. Çünkü bombaya 50 m kala yaymış olduğu manyetik frekanslarla bombanın sistemini tamamen etkisizleştirebiliyorsunuz. En kötü şartlarda araç bombayı elli metre önce veya elli metre geçtikten sonra patlatılabilir. Bunun anlamı bir şehit bile vermeyeceğimizdir. Belki hatırlarsanız televizyonda cihazdan bahsederken, gizli servislerin kullandığı bir cihaz demişlerdi. Tabii şöyle düşünebilirsiniz her araca bu cihazdan nasıl verilebilir? Cihaz çok pahalıymış! İşte sorun burada başlıyor. Bana maliyeti 100 dolardı. Aslı Tayvan malıydı. İstenildiğinde gemiler dolusu alınabilir. Orada alınacağından tanesi 50 dolara malolur. Ancak gazetelerde şöyle yazıyordu. Çok pahalı ancak gizli servislerin kullandığı bir cihaz! İçimden hemen şunu dedim. Yine birilerinin servetine servet katacaklar. Cihazı bana getiren arkadaşın adını açıkça yazsam siz halledemiyorsanız gidin bu arkadaş halletsin desem, bana geçmişte bu cihazı getirdiği için, çete üyeliğinden bir de bu adamı içeri atarlar. Belki bu yazdıklarıma inanamıyor bu kadar da değil diyorsunuzdur. Ama inanın ki bu kadar! Sigara parasına evlatlarımız şehit oluyor. Cihazın değeri yalnızca bir karton malboro parası. Ama hepimiz göreceğiz pardon daha doğrusu göremeyeceğiz. Bizim ülkemize bu cihazların tanesini 10.000 dolardan satacaklardır. Kendi kendime devamlı şu soruyu soruyorum. Bunları hiç kimse göremiyor ve bilemiyor mu? Eğer görüyor ve biliyorsa bu tepkisizlik neden? Bir türlü anlayamıyorum.

Geçenlerde bir minibüs dolusu kimyasal madde yakalandı. Biliyorsunuz televizyonlar bunu küçük bir atom bombası diye verdiler. İnanın birazdan söyleyeceklerimin amacı başarıyı küçültmek değildir. Polis memurlarının başarısını küçültmekse hiç değildir. Ancak ortada bir sorun var, 500 kilo bomba dedikleri şeyler, her kimyagerin deposunda bulunan malzemelerdendir. Siz devlet olarak televizyon habercilerini bu şekilde yönlendirirseniz, onlar da akşam haberlerinde küçük bir atom bombası derler. Söylenmiş olan bu sözlerse sonuçta atom bombasının kendisinden daha büyük etki yapar. Zaten geçim derdinden boynu bükülmüş, halk adamlar atom bombası yapacak kadar güçlüymüş mantığıyla kendini umutsuzluğa mutsuzluğa teslim edeceklerdir. Biraz önce televizyonda duymuş olduğum 13 şehit haberinden sonra bu mektuba nasıl devam edeceğimi inanın bilmiyorum. Söyleyeceğim sözlerden artık hiç emin olamayacağım için birileri tarafından devlet düşmanı gibi gösterileceğim sözleri söylemek istemiyorum. Bu konuda söyleyeceğim son söz devlet olabilmek onun gereklerini yerine getirmekle mümkündür. Pkk adına para toplamaktan sabıkalı olan Yusuf Altay isimli şahısla anlaşma yaparak daha önce hakkımda takipsizlik kararı verilmiş komik bir suçlama ile ilgili bana tekrardan dava açtırıp, 14.5 yıl ceza verdirmek devlet olabilmeyi sağlamaz!

Biraz önce de belirttiğim gibi, devlet olabilmek, terörde kullanılan bombaları sana yollayanlara aynı cevabı hatta daha fazlasını verebilmektir. Muhabbetimize artık yavaş yavaş son verme zamanı geldi. Muhabbetimizi gergin tamamlamak istemezdim. Ancak 13 şehidimizden sonra başka da yapılabilinecek bir şey yok sanıyorum. Mektuplarınıza cevap veremememin sebebi Yargıtay için ek savunmalar hazırlamamdır. Kalan zamanı mı da ilk mektubunu yazan arkadaşlara nezaketen cevap verme ile geçiriyorum. Ancak daha önce cevap yazdığım arkadaşlara her mektuplarına cevap için ısrar etmeleri beni gerçekten çok üzüyor. Cevap bekleyecek arkadaşlara söyleyeceğim şudur, lütfen cevap yazmasınlar. Biraz önce bahsettiğim sebeplerden dolayı daha önce cevap yazmış olduğum arkadaşlara tekrardan cevap yazabilmem mümkün değildir.

Satırlarıma son vermeden önce mübarek ramazan bayramınızı kutluyor, bu kutsal günlerin sizi ve tüm sevdiklerinize esenlikler ve mutluluklar getirerek var olan onur ve şerefimizi çoğaltarak devam ettirmesini yüce Allahtan diliyorum.

SEDAT PEKER
Ziyaretçi Defteri
Cihan koşubaşı Gönderi no: 176472  /
Cihan koşubaşı
Abi çocuğum olacak bana Birtane tesbih hediye edebilirmisin.
harami46_@hotmail.com Gönderi no: 137199  /
harami46_@hotmail.com
Reis en kısa Sürede Sana mektup yazacagım İnşallah İyisindir saglıgın sahatin yerindedir Allah oralardan kurtarır inş Seni reis Saygılarımla . Bir umuttur Yaşamak.
Mesaj göndermek için ilgili alanları doldurunuz
Gönderinizde resminizin gözükmesi için facebook ile giriş yapınız. 
E-Mail Adresiniz
Mesajınız