Sedat Pekerden Mektup Var

Öztürkler Ailesine 09.11.2007

Mensubu olmaktan onur duyduğum Saygıdeğer Öztürkler Ailesi; Bu mektubumda aradaki zaman dilimi diğerlerine oranla daha kısa olduğu için, daha çok mutlu ve keyifli olduğumu bilmenizi isterim.

Her zaman söylediğim gibi, sizlerle aynı muhabbeti paylaşıyor olmak buradaki keyifli günlerimi daha da keyifli hale getirmektedir. İçimden geldiği üzere beni sohbetlerinize her daim kabul ettiğiniz için size sonsuz teşekkür ederim. Neredeyse, ilk mektubumdan bu zamana kadar gelenekselleşmiş bir hale geldiği için, sohbetimize bir önceki mektubumun son sözünden devam etmek istiyorum. Sadece eğlence amaçlı ve bir gün nasip olurda yaşlanabilirsem keyifle seyredebileceğim, kamera kayıtlarıma, evimde yapılan, aramada el koyarak televizyon kanallarına para karşılığı satan, polis kimliği taşıdığı halde insan dahi olamayacak birkaç yaratıkla ilgili birçok şey söylemek istediğimi ancak bu mektupları okuduğunu bildiğim, çok küçük kardeşlerimizde olduğundan söylemek istediklerimi söyleyemediğimi daha doğrusu istediğim gibi hatta coşarak küfür edemediğimi belirtmiş daha sonra da tırnak içinde bence’’siz anladınız onu’’ diyerek muhabbetimizi tamamlamıştım.

Vallahi konuya nasıl gireceğimi bilmiyorum. Çünkü içim resmen coşuyor. (Sen içinden geçenleri söyle diyor.) Mektubun üst sağ köşesine yaşça çok büyük ablalarımız ve de yaşça çok küçük kardeşlerimiz okumasın diye not düşeyim diyorum. Gerçi bu uygulama sizler biraz RTÜK vari gelebilir ancak biraz öncede söylediğim gibi söylemek istediklerim var. Bunları bir türlü anlatmam lazım ancak bu yapılan basitliğe nasıl cevap verilir? Onu bulamıyorum.

1989 senesinde Bayrampaşa cezaevinde yaşadığım bir olayı örnek vererek artık konulara gireyim diyorum. Daha önceleri Paşakapısı cezaevinde yatmışlığım vardı. Bu yüzden cezaevi kültürünü biliyordum ancak Bayrampaşa cezaevine girdiğimde, oranın ayrı bir dünya olduğunu ilk kez anlamıştım.

Örnek vermek gerekirse, Bayrampaşa’nın altlı üstlü 4 koğuşunun toplamının Paşakapısı cezaevinin mevcudu kadar olduğunu söyleyebilirim. Aslında o yıllara geri dönmüşken, 18 yaşında yaşamış olduğum, bence her bir tanesi ibret olabilecek birçok olayı da sizlerle paylaşmak isterim. Ancak şu an için konu dağılmaması adına sadece orada yaşadığım bir diyalogu anlatacağım. Eğer ki ilerleyen satırlarda imkân bulabilirsem, oradaki yaşanmış diğer anılara da mutlaka değineceğim.

Biz cezaevine girdikten kısa bir süre sonra İslami örgüt oldukları gerekçesiyle bir grup geldi. Kendilerini mecburen bizim koğuşa verdiler. Onları aynı koğuşun üst katına yerleştirdik. Bu şahısların lideri konumunda olan şahıs ise, 10 gün sonra geldi. (Çünkü ifadeleri imzalamıyor işkenceye dayanıyormuş.) Diğer koğuşa gelen arkadaşları her şeyi imzalamışlar. Ancak o kişi imzalamayı reddediyormuş. Bu bizim merakımızı daha da artırdı, içimizden helal olsun dedik. Çünkü bunu başarabilen insan sayısı o tarihlerde, bir elin parmakları kadar bile değildi. (Bu şekilde bizden saygı görmeyi hak etmişti.) Kendiside tutuklanarak cezaevine gelince muhabbeti hoşumuza gitmişti, kendisiyle bu yüzden hemen dost olduk. Aradan geçen zaman çok kısaydı ancak Abdülhamit Turgut Hoca birden küçülmüştü. Meğerse normalinde de zayıfmış ancak işkencede çok fazla kaldığı için kilolu adam gibi duruyordu. Kendisiyle olan muhabbetlerimizde artık kafam da yerleşmiş olan, din adamlarının birçoğunun kötü olduğu düşüncesi, ilk defa zarar görmüştü. (Benim din adamlarına karşı asla bir ön yargım yoktu, ancak çocuk yaşımda bizzat gördüğüm birçok olay haklı olarak bu şekilde düşünmeme sebep olmuştu.) Hamit Hoca hem işkenceye dayanmış bir insanken, hem de çok eğlenceliydi. Arkadaşları ona saygı duyuyorken O; çok alçakgönüllüydü, inanılmaz bilgiliydi, benim saygımı bilgisi ve alçak gönüllülüğüyle kazanmıştı. Dirençli ve cesur olması beni çok etkilememişti. Çünkü bende haddinden fazla cesaretli ve direnç sahibi bir kişiydim, ancak o yaşlarda çok alçak gönüllü ve çok bilgili olduğumu söyleyecek durumda değilim. Çünkü öyle değildim.

(Konuyu uzattığımın farkındayım, ancak biraz daha uzatacağım. Çünkü yaşadığımız diyalogun keyfini anlayabilmeniz için detaylandırmalıyım.)

O dönemlerde ben de beş vakit namaz kılıyordum. (Şuan kılmadığımı belirtmek isterim.) Çünkü riyayı ve yalanı asla sevmem. Ben namazı hep tek başıma kılıyordum, cemaate katılmıyordum. Kendisi cezaevine geldikten sonra bana çok ısrar ediyordu. Çünkü cemaatle kılınan namazın sevabı çok daha fazlaymış. Ben de kendisine bunu bildiğimi söyledim, yine de kılmayacağımı belirttim. Benim sorunlu bir adam olduğumu zannederim ilk o zaman anlamıştı.

Kalabalık dini sohbetlere katılmaz, herkes uyuduktan sonra mescitte oturur, dini kitaplar okurdum. Beni kimsenin görmesini istemezdim. Çünkü diğer türlü davranışı nedense normal karşılamıyordum.

Ancak herkes uyusa da Abdülhamit Hoca uyumazmış. Elinde fındık, ceviz, kayısı ve ılık sütle gelerek bana ikramda bulunurdu. Bense bozulduğumu kendisine hissettirir; “arkadaşlar getirir” derdim. “Sen niye zahmet ediyorsun” diyip suratımı ekşitirdim. Kendisinin cevabı ise; “sen yeter ki oku, yanındaki arkadaşlar gibi ben nöbette bile beklerim” olurdu. Kendisi beni hak ettiğimden çok üstün yerlere koyardı. O yaşta Bayrampaşa cezaevi gibi bir yerde o kadar büyük saygı görmemin özel bir yetenek gerektirdiğini, farkında olmadan yaptığım hareketlerimin çoğunun sünnete uyduğunu söylerdi. Mesela bana “Sedat” diye hitap eder, ancak yazdığı dualara veya notların altına benim adımı “Seyfullah” olarak yazardı. Kendisiyle anlaşamadığımız tek nokta, milli konulardı. Ben o yaşta Turan’ı anlatıyordum. Yani bugünkü tanımıyla kurulacak Birleşik Türk Devletlerini… Kendisi ise ümmet esasını anlatıyordu. Dedim ya, anlaşamadığımız tek konu buydu. Bir de o dini konularda çok daha kuralcı, ben ise özgürlükten yanaydım.

Cezaevinde misafirlere ikram çay ve sigaradır. Bizim sporcu kültürümüz olduğu için “bu ne kardeşim” derdim. “İnsan bu ikramlarla ölür. Benim bölmeme gelen misafirlere ballı süt ikram edilmesini” isterdim.

Abdülhamit Hoca benim bölmeme gelip kendine bu şekilde ikramda bulunulunca, bunun farklı bir uygulama olduğunu anlamıştı. Çünkü çay yerine kendisine ballı süt ikram etmiştik. Hemen Abdülhamit Hoca yanıma yaklaşıp; “farkında olmadan bu yaptığın bile sünnet” dedi. Ve tekrardan benim kendimin farkında olmadığımı, aslında özel yeteneklerim olduğunu iddia etmeye başladı.

Hamit hocanın çok iyi bir insan olduğu kesindi. Ancak beni galiba birileri ile karıştırıyordu. Bunu kendisine de söyler, daha sonra uzun, uzun gülerdim. Hamit hoca’nın ısrarı çok iyiydi, güzeldi; megalomanlık duygularım biraz coşuyordu. Ancak Yüce Allah da biliyor ya; bazen çok sıkıcı oluyordu. Ben kendisini kırmadan “Hocam Allah aşkına binlerce insan var gidip onlara da anlat” dediğimde “hepsi senin gözünün içine bakıyor, benim sendeki ışığa seni inandırmam lazım” diyerek, argo tabiriyle bana aşı yapmaya devam ediyordu.

Yine böyle bir anda ben çok bunalmışken; “ben senin dediğin o insan değilim, çünkü çok acayip küfür ederim” dedim. “Sen bile inanamazsın. Sen geldiğinden beri küfür etmiyorum ayıp olmasın diye. Ancak bir küfür edersem inan beni kimse durduramaz” demiştim.

Artık Hamit Hocanın bana aşı yapmayacağı rahatlığıyla arkama yaslanmışken; “nasıl küfür” dedi. “Ben de cevap olarak bildiğin gibi değil Hocam, ucu bucağı yok illa ki bir iki tanesini söyle” diyince ben de Hamit Hoca peşimi bıraksın diye bir kaçını söyledim tabii. Hamit hoca gülmeye başladı. “Bu küfür değil” dedi. “Bunlar kötü söz” “küfür nedir Hocam dediğimde; “Allah’a şirk koşmaktır, Allah’a eş koşmaktır” dedi. “Bunları yaparsan eğer küfre girmiş olur. Abdest tazelemen, haliyle iman tazelemen gerekir” dedi. “Bu senin söylediklerin kötü sözdür, söylememek lazım ancak küfür değildir” diyerek ‘‘kendini çok üzme senin konumunda olanlar bazen kötü söz söyleyebilirler” dedi. “Bu nasıl olur?” dediğimde ise gülerek bana, şimdi size anlatacağım bu hikâyeyi anlattı.

Zamanın birinde bir adam varmış itibarı olan, saygın, çaresizlere yardım eder, doğruluk için de gerekirse tehlikeye girermiş. (demesi ayıptır benimde böyle bir insan olduğumu söyleyip muhabbete devam etmişti) Her gelene yardım edermiş. Dertlinin derdini dinler, onunla üzülür, elinden gelen her şeyi onlar için seferber edermiş. Gel zaman, git zaman bu adam elindekini avucundakini seferber edince yavaş yavaş fakirleşmiş, daha doğrusu tüm parası tükenmiş. Yardım ettiği mağdurların birçoğunun şeytan olduğunu, her şeyini kaybedince anlamaya başlamış. Gerçekten haksızlığa uğrayanlara da imkân olmadığı için artık yardım edemediğinden her gelene gidene Hamit Hocanın tabiriyle kötü söz, bizim tabirimizle; küfür etmeye başlamış.

Tabii bir gün iki gün değil, aradan aylar geçmiş küfrü yiyen Kadıya gidip şikâyet ediyormuş. Bana şöyle sövdü, böyle sövdü diye. Kadı da bu adamın soyluluğunu, iyiliğini bildiğinden adamı davetle yanına çağırmış. Kadı adamı buyur ettikten sonra; “bak demiş seni çok eskiden tanırım. Her şeyini haksızlığa karşı mücadele etmek için harcadın, harcayacak bir şeyin kalmayınca mücadelene küfür ile devam ediyorsun ancak, bu böyle olmaz, ya seni hücreye atıp kırbaç cezası vereceğim veyahut ta sen al bu beş kese altını buralardan git, başka yerlere yerleş artık kimselere küfür etme” demiş. (Kadı parayı devletin hazinesinden veriyor, ancak bu yaptığı tabii ki soylu bir davranış.) Adam utana sıkıla altınları alıp kucağında tutarken, ‘‘artık gerçekten yoruldum. Hem yapılan iyilikleri anlamayan nankörlerden hem de arkası kesilmeyen kötülerden’’demiş.

Kadıya teşekkür edip, duygusal bir atmosferde ayrılacaklarken bir adam koşarak geliyormuş. Kadı’nın muhafızları yolunu kesmiş ama adamı engellemek mümkün değil. ‘‘Kadı’ya fetva soracağım, fetva soracağım’’ diye bağırıyormuş. Kadı adamın heyecanını görünce muhafızlarına ‘‘herhalde acil bir durum var adamı bırakın gelsin” diye buyurmuş. Bizim adamın kucağında beş kese altın, yanında Kadı… Adam oraya koşarak gelince Kadı; “nedir evladım, anlat derdini” demiş. Adam çok mutlu ve heyecanlı bir şekilde; “halamın kocası öldü Kadı efendi, nikâhı bana düşer mi?” diye fetva istemiş.

Bizim adam altınları tek, tek Kadı’nın kucağına geri dizmeye başlamış. Gayet sakin bir sesle de “al Kadı efendi sen şu altınlarını, ben şunu ….......................................................................................................!!!” “Arkadaşlar bu hikâyede de gördüğümüz gibi bazıları küfrü gerçekten hak ediyor.

Saygıdeğer Öztürkler Ailesi; Bana kimse küfür etmeyeyim diye kese, kese altın vermedi. Kimseyle bir anlaşma yapmadığım halde yinede sabır ederek, küfre başlamıyorum.

Ancak muhabbetimizin ilk başında da değindiğim gibi, anlamlandırma ve imgeleme yoluyla bir şeyler anlatmak istersem lütfen hiçbiriniz kusura bakmayın. Çünkü sizlerinde çok iyi bileceği üzere imgeleme yoluyla yapılan anlatımlar da, her okuyucu anlatılmak isteneni kendi hayal gücüne göre şekillendirir.

Benim rap müzik dinlerken, yapmış olduğum müziğe uyumlu vücut hareketlerimi gösteren kamera kayıtlarını televizyona vermenin bir anlamı var mı? diye çokça düşünerek bir cevap aradım. Bulabildiğim tek cevap, insanların bunu özellikle merak etmemiş olacaklarıydı. Benim hangi müzikleri dinlediğimden kime ne! Ancak her nedense bunu televizyonlara vererek yayınlattırıyorlar. Ayrıca ben sadece rap müziği dinlemem ki; HipHop, RNB, Blues, Jazz, Reggie, Latin müzikleri, Afrika müzikleri, Otantik İtalyan müziği, Klasik müzik, Türk Sanat müziği, Türk Halk müziği, Türkçe Pop, Türkçe Rock hepsini çok severim. Underground gibi sert müzikler de dinlerim. Bütün bunların ötesinde ben Japon flüt müziğini bile dinlerim. Acaba bu ülkede Japon flüt müziğini bilerek dinleyen kaç kişi var? Bunu övünmek için söylemiyorum, ancak bilen ve dinleyen 5 kişi varsa, bunlardan bir tanesi benim…

İlk gözaltına alındığımda, bildiğiniz üzere Nöbetçi Hâkim tarafından serbest bırakıldım. Oradaki televizyon görüntülerim de kan içme sorusu sorulduğunda “HipHop müziği dinlerken makara yapıp kendi aramızda çekim yapmıştık” dedim. Hatta “yayınlasınlar da nasıl kan içmişim herkes seyretse” demiştim.

O görüntüleri vermeyip bu görüntülerimi vermişler. Bir de Stelyo’nun sünnetinde, kendi aramızda yaptığımız makara çekimler var. Onu da verebilirler, ancak bu görüntülerin hepsi eğlenceli, keyifli güzel şeyler… Hayatım boyunca utanacağım hiçbir şeyi yapmamaya, yaptığım hiçbir şeyden de utanmamaya kendi kendime söz vermiştim. Şükürler olsun ki; bu sözüme hep sadık kalabildim.

Bu görüntüleri televizyon kanalına veren, daha doğrusu para karşılığı satan kaç kişidir? bilmiyorum. Bir kişi midir? İki kişi midir? yoksa beş kişi midir? İnanın bilmiyorum. Ancak sizlerin şahitliğinde onlara bir sürprizim olduğunu söylemekten, şuan da büyük mutluluk duyuyorum.

Bir kaç tane figür yaptığım Rap Müziği ile ilgili benim için Rap’in kralı demişler. Yapmış olduğum bu figürler, benim esas uzmanlığımın yanında hiçbir şeydir! Benim esas uzman olduğum dans alanı, vücudun tüm uzuvlarının (eller, kollar, bacaklar gibi) serbestçe kullanıldığı, Yeni Zelandalıların yaptığı ünlü Haka dansıdır. (zannederim bu dansı televizyonlar da birçoğunuz görmüşsünüzdür hatırlarsanız. Yeni Zelanda’dan gelen dans ekibine bazı figürleri yapmamaları için bizim protokol yetkililerimiz rica da bulunmuştu).

Ben bu dansı Yeni Zelandalılardan bile daha iyi yaparım, çok iddialıyım. Nasip olur da tahliye olursam, bu görüntüleri televizyonlara verenleri bulup, onlara özel bir gösteri yapacağım. Madem benim nasıl dans ettiğimi bu kadar merak ediyorlar, bunu da insanlar görsün diye televizyonlara satıyorlar, tüm bunları yapıyorlarsa sizlerin de müsaadesiyle Haka dansının tüm figürlerini de görmeyi hak ediyorlar.

Mektubumun başında bahsetmiş olduğum Abdülhamit Turgut Hoca; öğrenebildiğim kadarıyla, tahliye olduktan sonra trafik kazası geçirip vefat etmişti. Aslında hem kendisi ile yaşamış olduğum çok kaliteli anılarımız, hem de o dönem cezaevinde yaşadığımız her biri birer ibret vesikası olacak olan olaylar var. İnşallah vaktimizin bol olduğu dönemlerde bunların hepsine uzun, uzun değinebiliriz.

“Kötü söz bazen söylenir” dedi diye lütfen bu insanın din adamlığında zafiyet aramayın. İnanın hayatımda tanıdığım en özel insanlardan biriydi. Bazen iki üç saatlik şükür secdesi yapardı. Kalktığında neredeyse bir su bardağı dökülmüş kadar yerde ıslaklık meydana gelirdi. O şekilde uzun şükür secdesi yapan bir tek onu görmüştüm ve kendisinden öğrenmiştim. Ancak tabii ki ben onun gibi hiçbir zaman o secdeyi yapamadım.

Çocukluğumuz da annem, devamlı Hacı bakkaldan alışveriş yapmamızı söylerdi. Babam ise “o sahtekâra gitme. Yeni açılan şarküteriye git” derdi. Tabii ki annemin en son hatırlatmalarıyla ben Hacı bakkala giderdim. (dindar olduğu için içki satmadığı için) Çünkü şarküteride içki satılıyordu. Aradan geçen bir zamandan sonra bir şey dikkatimi çekti. Ben çocuk olduğum için, tezgâhın üzerinde ki teraziyi göremediğimden, bizim Hacı bakkal terazinin üzerine her zaman 100 gramlık bir ağırlık koyuyordu. Yani her şeyi 100 gram eksik tartıyordu. Bunu gözlerimle görmüştüm. Ancak anneme anlatmadım. Çünkü bana inanmayacağını biliyordum. Diyelim ki bana inandı. O zaman da hayal kırıklığına uğrayacaktı. Ama Hacı bakkaldan bir daha alışveriş yapmadım.

İnanın burada anlatamayacağım kadar bu tip hikâyeler yaşadığımdan, kafamdaki din adamı ve çok dindar görünüşlü kişilere karşı bende ön yargı oluşmuştu. Tabii ki bunların tamamının silinmesi ise Abdülhamit Hocayı tanıdıktan sonra ancak mümkün olmuştu.

İçki satan şarküteri ve Hacı bakkal örneğini anlatırken, birden aklıma eski bir sloganım geldi. “Papyonlu ve Smokinli hırsızlar” Bu tip insanlara gıcık kapardım. Birçok röportajımda vardır (Tabii ki ) Tüm papyon ve smokin giyen insanlar hırsız değildir. Ancak bunları gıcık kapmak için sembol olarak görüyordum. Biz bunlara hırsız deyip düşmanlık yaparken, hâkim yaka gömlek giyen sözde dindar ne kadar çok hırsızın, şerefsizin olduğunu ise maalesef bu devirde öğrendik.

Bunu bir tek ben söylemiyorum. Birçok İslami yazar da, ‘‘dindar kılığına girmiş soyguncular’’ diye eleştiri yazıları yazıyor. Kısacası biz papyon ve smokin giyen tiplere boşuna gıcık olmuşuz. Hırsız, namussuz her yerde var maalesef. (Bizim mahalledeki Hacı bakkal gibi dindar görünen hâkim yakalı hırsızlar.) Esasen komiğini size anlatmadım. Biz o mahalleden taşındık, Hacı bakkalın işleri çok büyüttüğünü duydum. Şuan çocuklarının dev gibi alışveriş merkezi sahibi olduklarını biliyorum. Hacı bakkal öldü, çocukları devam ediyor. Babasından hırsızlık esnaflığını öğrenmiş çocukları da, herhalde şimdi daha büyük çaplı yapmaya devam ediyorlardır. Aslında her şey ne kadar komik ve birbirine girmiş durumda. Smokinli hırsızlar, hâkim yakalı hırsızlar ve zavallı millet. Yazık gerçekten çok yazık… (Bu kasvetli konudan da biran önce çıkıp muhabbetimize devam edelim.) Ben burada ne kadar iyi olduğumu anlatırsam anlatayım, maalesef gelen mektupların hemen hepsinin ortak konusu benim burada olmamdan dolayı üzgün olduğunuz ve de şuan cezaevine düşecek adam değilsin Reis konusu…

Bu konuya tekrardan değinmek istiyorum. Ortada (sizinle benim aramda) çok büyük bir yanlış anlama mevcut. Cezaevine düşmüş olmamı çok büyük bir kazanç ve şans olarak görüyorum inanın. Ben hayatımın hiçbir döneminde cezaevine düşmemek için dua etmedim. Ancak her gece mutlaka insanoğlunun eline düşmemek için dua ederim.Benim için en zor şey, en katlanılmaz olan, kısacası en acı şey, insanoğlunun eline düşmektir.

Şuan ki yatmış olduğum ceza ile ilgili söyleyeceğim şeye lütfen dikkat edin!!! Yetişmemde ve fikirlerimin oluşmasında çocukken bana anlattığı hikâyelerin çok büyük payı olan, annemin çocuğu olmaktan, yaşlarının küçüklüğüne rağmen çok cesur ve onurlu çocuklarımın babası olmaktan, sonra bu dünyada başıma gelmiş en güzel şey 3 senedir yatmakta olduğum bu tutukluluk halidir.

Cezaevine girdiğim ilk seneden sonraki her gece, yani iki senedir Yüce Yaratıcıya teşekkür ediyorum. Benim çok ama çok iyi durumda olduğum tam olarak sizlerin tarafından anlaşılamadığı için, bu muhabbetimizde bu konuya bolca değineceğim. Kapanış bölümümüzü ise şehit olan vatan evlatları ve terörle mücadele ile ilgili yapmak istiyorum. Şuan yatmakta olduğum F- Tipi cezaevi ve diğer F-Tipleri normal cezaevlerinden biraz daha farklı. Bunu içerde yatan mahkûmların hissettiği gibi, görevliler de, ziyaretçiler de, avukatlar da hissetmekteler.

Sağ olsunlar Türkiye’nin çeşitli vilayetlerinden, tanıyan veya tanımayan avukat arkadaşlarımız ziyaretimize geliyor. F-Tipi cezaevine ilk defa geldikleri ise tavırlarından ve hareketlerinden mutlaka belli oluyor. Çok fazla güvenlik ve elektronik sistemlerin olması insanları psikolojik olarak etkiliyor tabii ki. (Binaların görüntüsünün soğukluğu ve yerleşim birimlerine çok uzak mesafede olmaları da mutlaka ayrıca bir etken.)

Tam olarak şu şekilde de açıklanabilir. Teknolojik imkânları hariç aynı komünist ülkelerdeki yapıları andırıyor. Nasıl anlatılır ki; bu soğuk ve itici binalar?.. (Projesini çizen nasıl çizdiyse artık!)

Yine il dışından gelen benle daha önce hiç tanışmamış bir avukat arkadaşımız, kafasında canlandırmış olduğu görüntüyü bulamayınca; “ Reis sen buraya düşecek adam mısın?” dedi. Ben de kendisine gülerek daha önceki satırlarda yazdığım şeyi söyledim; “üstadım, Yüce Allah kimseyi insanoğlunun eline düşürmesin. F-Tipine düşmek nedir ki!” dedim. O gün de keyfim çok iyi olduğundan geçmişte bir dostumdan dinlemiş olduğum bir hikâyeyi anlattım.

Hikâye şöyleydi; “zamanın birinde aslan, büyük bir keyifle ormanda günün ilk avına başlarken kafasında çok büyük hayaller kuruyormuş. İlk siftahı geyikle mi yapsam? Yoksa ceylanla mı? diye düşünürken daha önce hiç görmediği küçük bir canlı ile karşılaşmış, hayallerine pek uymasa da şansı kırılmasın diye yakalamış, tam ağzına atacakken daha önce hiç görmediği için merak edip sormuş: “sen nesin?” Gelen cevap; “ben bir kediyim ve de senin dayınım olmuş.” Aslan cevaba gülmeye başlamış ve “sen nasıl benim dayım olursun? Küçücüksün ”demiş. Kedi yanıtlamış; “oğul; biz insanoğlunun eline düştük, ondan böyle küçük olduk”. Aslan tabii ki inanmamış, ama yine de kediyi serbest bırakmış. ‘‘Zaten küçük, karnımı doyurmaz’’ diye düşünüp avına devam ederken, o sırada iplerden oluşmuş avcıların kurduğu bir ağa yakalanmış. Avcılar aslanı silahla vurup öldürmüyorlarmış ki, postu delinip değerini kaybetmesin diye. Bu sebeple durmadan odunlarla kafasına vuruyorlarmış. Aslan bir taraftan kükrüyor, pençe atıyor, saldırıyor ama ağdan kurtulması mümkün değil. Darbeler sürekli devam edince, sabah yakalayıp sonra bıraktığı ‘‘ben senin dayınım’’ diyen ‘‘kedinin bahsettiği insanoğlu kesin bunlar olmalı’’ demiş. Aldığı darbelerden bitap düştüğünden en son nefesi ile başlamış yalvarmaya, “insanoğlu, insanoğlu bana ne yaparsan yap da ne olursun beni dayımdan daha küçük yapma.” Hikâyeyi bitirdikten sonra avukat arkadaşa dönüp; “bak üstadım insanoğlu adamı dayısından daha küçük eder” dedim. Duvarların, demir parmaklıkların yapabileceği şey bellidir. Hikâyede de anlatıldığı gibi, “Allah kimseyi insanoğlunun eline düşürmesin” dedim. Sohbete şöyle devam ettik. Dışarıda özgürdüm, ama yürüyemiyordum. Çünkü omuriliğimde çok büyük problem vardı. Yarım saat yürüyebilmek için, beş gün yatakta istirahat etmeyi göze almam gerekiyordu. Oysa şimdi geçmişte yürüyemediğim günlerin acısını çıkarırcasına her gün en az 6-7 saat yürüyorum. Özgür olup sadece cenazelere ve düğünlere gidecek kadar yürüyebilmek mi? (o da iğne desteği ile) yoksa 15 adımlık bir yerde 7–8 saat mi yürümek mi istersin? Diye sorsalar kesinlikle ikincisini tercih ederim. Sadece burada manzara mevcut değil. Onu da beynimde canlandırabiliyorum. Benim anlatmak istediğimi inanın, kendinizi ne kadar zorlarsanız zorlayın anlayamazsınız. Beni ancak uzun yıllar boyu kronik ağrılar çekmiş, sonradan bir mucize eseri bu ağrıların %90’nın dan kurtulabilmeyi başarmış bir kimse anlayabilir. Omuriliğimdeki kronik ağrılardan dolayı yürüyemiyor, beynimdeki kronik ağrılardan dolayı da biran için huzur bulamıyordum. Beynimdeki ağrıların ise tamamından kurtuldum.

Ve bunun gibi o kadar çok olumsuzluk vardı ki, inanın anlatmakla bitiremem. Mücadele azmim, yaşam sevincim, kısacası her şey geri geldi. Yani ben bir mucizeyi yaşıyorum. Yüce Yaratıcı huzuru ve sağlığı verecek olduktan sonra, tüm olumsuzluklara rağmen beton yığınlarının ve demir parmaklıkların içinde, 8m2 lik bir odada da insana veriyormuş. Ben bu mucizeyi yaşadım. Ve şükürler olsun ki, yaşamaya devam ediyorum. Biraz önce de söylediğim gibi, bu tutuklanma dünyada başıma gelen en harika 3. şey oldu.

Avukat arkadaşımız bu sefer daha çok merak edip, “bu nasıl oluyor?” dedi. Cevabım ise gayet basit ve netti; “ben cehennemde yaşıyordum. Cehennemden bir anlığına kaçabildiğimde, beni getirip F-Tipine attılar.” Onların bilmediği tek şey, cehennemi yaşayan bir insana F-Tipinin ancak mükâfat olacağıdır.

Avukat arkadaşla konuştuğumuz bu diyalogu ziyaretime gelen bir arkadaşa da anlattım. Kendisinin cevabı, “dışarıda olmak senin için bu kadar mı kötüydü? Oysaki ben hiç anlayamamıştım” dedi. Biz üzüntümüzü hiçbir dostumuza söyleyemeyiz ki, bizden dolayı o da mutsuz olmasın diye. Düşmanlarımıza da asla göstermeyiz. Daha önceleri de söylediğim gibi yavaş, yavaş çıldırıyordum. Hafta sonları on dakikalık telefon kullanım hakkımız var. Küçük ablamla konuşurken; “resimlerinde göründüğün kadar gerçekten iyi misin?” dedi. Cevabım şöyle oldu; “Sen beni bebekliğimden beri bilirsin, sen benim hiçbir şey için yalvardığımı gördün mü?” dedim. Kendisinin cevabı ise; “hiç kimse görmemiştir!” oldu. Benim kendisine tekrardan söylediğim ise; beni şuan serbest bıraksalar ‘‘PEKER özgürsün git’’ deseler, belki hayatım boyunca yapmadığım şeyi yapar, yalvarırım ‘‘beni bir süre daha burada bırakın’’ diye! Ben bu kadar iyiyim. ‘‘Abla buna inan” dedim. Ziyarete gelen birkaç yakınıma avukat, arkadaşlara, devamlı ne kadar iyi olduğumu anlatınca, yani ağrısız, sızısız bir hayatım olduğunu söyleyince, bazen de endişe ediyorum. F-Tipi cezaevi, herkesin psikolojisine farklı zararlar veriyor. Acaba PEKER’E de böyle bir etki mi yaptı? Bir kelimeye takılmış aynı şeyi söylüyor. (ben çok iyiyim, ben çok iyiyim.) Bu insanlar benim zekâma ne kadar güvenirlerse güvensinler, insan psikolojisini bildiğim için ‘‘böyle bir şey kimsenin beyninde oluşmasın’’ diye hemen muhabbeti şu şekilde kesiyorum. “Bu dünyada bir insan ne kadar iyi olabilirse ben de o kadar iyiyim’’ diyorum.

Birçoklarına komik gelecek ama benim buradaki tek sorunum boş vaktimin olmaması maalesef. (bu bir şaka değildir.)

Beni cezaevine hem de F-Tipi gibi bir yere psikolojimi bozmak için gönderdiler, ancak ben yok olan psikolojimi düzelttim. Ağrılarımdan kurtuldum. Mücadele azmimi ve yaşam sevincimi geri kazandım. Her zaman söylediğim gibi, beni buraya yollamakta emeği geçen ama az ama çok herkesten Yüce ALLAHIM razı olsun. (bu duayı tüm samimiyetliğimle ettiğime lütfen inanın.)

Gözaltımın son gününde sabaha karşı şube müdürü ve yardımcısı beni odalarına aldılar. Artık tüm ifadeler bittiği için samimi bir şekilde insani muhabbette bulunmuştuk. ( daha doğrusu ben öyle sanmıştım) Şube müdür yardımcısı; “niye durgunsun? Sen ne zor günler görmüş adamsın” diye yorum yaptı. Samimi olarak muhabbet ettiğimiz için bende; ‘‘Sadece ekonomik olarak çok kötü bir dönemdeyim, başka hiçbir şeyin önemi yok” dedim. Şube müdürü ise; “nasıl? senin paran mı yok?” diye şaşırarak yorum yaptı.Ben ise; “Hadi… Herkes çok param var diye biliyor, siz bilmiyor musunuz param olmadığını?” diyince birbirlerinin yüzüne baktılar, ses tonlarındaki vurgulardan ve surat mimiklerinden param olmadığına kanaat getirdiklerini hissettim. Ancak muhabbetin ilerleyen bölümlerinde; “cevizlide bir arsam var, onu satarım, cezaevinde 1–1,5 sene, ne kadar kalırsak? masraflarımıza yeter, dara düşmeyiz,” dedim. Birkaç arkadaşımızın mal varlıklarına “satılamaz” diye mahkemeden karar çıkarttılar. Ancak benim satmayı düşündüğüm arsamda “satılamaz” ibaresi yoktu. Cezaevine ilk geldiğimde, avukatlarıma da sordum, tapuya baktık. Arsada “satılamaz” kararı yoktu. Zaten böyle bir kararın uygulanabilmesi mümkün değil. Çünkü bu arsa daha önce yapılan bir operasyonda, incelemeden geçmiş kayıtlı bir para ile satın alındığı tespit edilmişti. Nasıl çıkarıldığını halen daha tam anlayamadığım bir şekilde bir ay sonra o arsaya da satılamaz kararı çıkarttılar.

Tabii ki arsayı satamadık. Ortalık çok hareketli olduğu için, eşe dosta ulaşamıyoruz. Bu yüzden bir iki ay ekonomik sıkıntı yaşadık. Normal, samimi muhabbet ettiklerine inanmıştık ya… Ekonomik sıkıntıyı yaşadığım bir iki ayın içinde, kendime sıkıntıda olduğumu söylediğim ve arsadan bahsettiğim için çok kızmıştım.

Ancak sahip olduğumuz başkaca küçük birkaç yerin satımı ile sıkıntılı süreci atlatıp yaşamımıza devam ettik.

Arsayı satmak istediğimiz, daha doğrusu anlaşma yaptığımız fiyat, tabii ki olmadı, üzerine mahkeme kararı koyulan arsadan alıcılar haklı olarak vazgeçti. Ancak şans eseri demeyeceğim, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin yapmış olduğu imar düzenlemesi ile tüm bölgeye, ticari bölge imarı verildi. İmkânları olsa benim arsamı imar dışı bıraktırırlar. (Allahtan kanunlar var.) Şu anda arsanın anlaşmasını yaptığımız fiyatın on katını veriyorlar. İlk kötülüğü yapıp, buraya yollayarak fiziksel ve ruhsal sağlığıma kavuşmamı, ikinci kötülüğü yapıp ekonomik sıkıntı çekeyim diye arsanın satışını engelleyerek de küçük bir servet sahibi olmamı sağladılar.

Arsanın kazandığı değer Yargıtay cezamı onaylasa dahi kalan süreyi bize rahatlıkla geçirttirir. Hemde özgür kaldığımda beni sermayesiz bıraktırmaz. Şimdi ise bu görüntülerimi yayınlayarak ‘‘suç örgütü değilim!’’ iddiamı kendiniz kanıtlıyorsunuz. Vallahi sizin gibi düşman dostlar başına. Siz bana biraz daha kötülük yapmaya devam ederseniz beni; Brunei Sultanı kadar zengin, Dalai Lama kadar huzurlu, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri kadar da itibarlı bir adam yapacaksınız. Ha gayret, biraz daha kötülük yapmaya devam edin.

Böyle düşmanlar dost başına deyip muhabbetimize kaldığımız yerden devam etmek istiyorum. Bir önceki mektubumuzda devlet olmanın gereğini yerine getirmek bölümünde yazdığım şeylerle ilgili birçok arkadaşımızla hem fikir olduğumuzu gördüm. Yani doğrunun ne olduğunu birçok kişi görmekte, ancak maalesef, uygulama yok! Büyük, büyük adamlar çıkıp anlatıyorlar. Şöyle olur, böyle olur diye, ancak oraya girmenin, sonun başlangıcı olacağını aklı olan herkes görebilmekte. Bence çözümün ne olduğunu anlayabilmek için, bulabilmek için, çok büyük unvanlara veyahut en az üç beş tane üniversite bitirmeye gerek yok.

Çözümü bulabilmek için ilkokulda ve ortaokulda yaşamış oldukları sokak öğretileri yeterlidir.

İlkokulda birisi sizin ayağınıza taş atarsa, siz ona atmayıp, şikâyet ederseniz, en kısa sürede size yine taş atacaktır. Eğer ki, siz de onun bacağına taş atarsanız, can yanmasının ne olduğunu anladığından, sizi bir süre rahat bırakacak, ancak cesaretini toplayınca tekrar saldıracaktır. Üçüncü şık kesin çözümdür. Biri sizin ayağınıza taş atarsa siz de, zaman kaybetmeden onun kafasına taş atarsanız beyni yarılınca ortaya çıkacak kanın korkusu ve canının çok yanmasından dolayı bir daha sizin yanınıza uğramayacaktır. Sizi gördüğü yerde yolunu değiştirecektir.

Allah aşkına, çözümün bu kadar basit olduğunu nasıl göremiyorlar? Hayret ediyorum. En korkakları ve aptalları ‘‘olur mu hiç böyle şey?’’ deyip, sahte bir şövalye ruhuna bürünerek, ‘‘gerekirse biz bu şekilde acı çekelim, ancak başkaları çekmesin, bu etik olmaz’’ diyeceklerdir. Biraz daha akıllı ve gerçekçi olanlar ise; ‘‘anlatılan bu taktik mantıklı ama altına imza koyduğumuz uluslar arası ilişkiler var’’ diyecektir. Tabii ki bu söylemleri de, kendilerini komik duruma düşürmekten başka bir işe yaramayacaktır. En zeki olanlar ise “doğru plan budur”, deyip sınırın diğer ucundan bizim ülkemizdeki teröristlere gönderilen bomba miktarı kadar bombayı, hatta mümkünse çocuklukta anlatmış olduğum örnekteki gibi, bir daha hiçbir zaman böyle bir şeye cesaret etmemeleri için (yani direk kafa yarma operasyonu!) gelen bombanın beş katını o ülkedeki terörist gruplara yollayacaktır. Bu tarz mücadele ayrı bir eğitim gerektirir. Subay okullarında öğretilmez ki bu tarz! Bizim askerimiz düzenli ordu. Bu savaşta başarıya ulaşması mümkün değil. Elli milyon askerimiz olsa da o dağların hepsini inceleyemeyiz. Dağlarda teknoloji bir işe yaramış olsaydı, Amerika Afganistan’da başarıya ulaşırdı.

Anlatmış olduğum tarz bazılarına çok vahşi, çok hissiz, çok da sadistçe gelmiş olabilir. Ben de onlar gibi düşünüyorum. Daha önceki mektubumda belirtmiş olduğum gibi, ‘‘halk böyle düşünmekte haklıdır, ancak halk böyle düşünüyor’’ diye yapılması gerekenden devletin vazgeçmesi mümkün değildir.

Bize ne yapılıyorsa, biz de onlara aynısını yapıyoruz. Bundan daha adil dünyada ne olabilir ki… Onlar nasıl kabul etmeyip, hem de lanetliyorsa, biz de o bombaları kabul etmeyip durmadan lanetleyeceğiz. İddia ediyorum; Bırakın 50 ton bombayı, küçük bir el bombasını dahi yollayacak cesaretleri kalmayacaktır.

Aklı olan herkesin bileceği gibi ben de biliyorum, para olmadan terör yürütülemez. Yine bu konularla ilgili birçok kişinin bildiği üzere PKK’ nın en büyük geliri Aksaray’da fuhuş yaptıran otel sahiplerinden uyuşturucu ve de kaçak mazot işinden… Tabii ki bunları engelleyebilmek için tüm benliği ile mücadele eden birçok samimi polisimiz var. Ancak polisin içinden bu insanlara bilgi veren, yardım eden olmasa, bu işler asla yapılamaz.

Terörle ilgili büyük başarımız olarak PKK’nın 1 ve 2 numaralı adamlarını cezaevine koyduğumuzu söylüyoruz. Barzani şunu biliyor ki, Öcalan’ın yakalanmasında bizim hiç müdahalemiz yok. Şemdin Sakık ise PKK’ dan kaçtıktan sonra Barzani’ye sığınmıştı. Şemdin Sakık’ın bizim sınırımızın hemen yanındaki adresini ise Barzani bize vererek yakalamamızı sağladı. Yani onda da bir katkımızın olmadığını kendisi biliyor. PKK’nın şuan ki liderinin Barzani olduğunu aklı başında olan herkes görüyor. Ülkemizi yöneten en etkili ağızlar, bunu zaten dile getirip söylüyorlar. O zaman neden terör örgütünün eş başkanı olduğu yönünde hakkında bir iddianame düzenleyip, gıyabında tutuklama kararı çıkartmıyoruz?

Terörün bitmesinin bir yolu var; Barzani öldürülmeli ya da getirilip İmralı’ya koyulmalı. Başka bir çözüm bence mümkün değil.

Bazen düşünüyorum da, bunların düzenlemiş olduğu psikolojik harbi kim belirliyor? Çünkü koskoca Türkiye Cumhuriyetinden çok daha başarılılar. Bu sadece benim fikrim değil. Çok üst derecedeki komutanları bu yorumları yaparken kulaklarımla dinledim. Size o kadar çok örnek verebilirim ki, ancak ayrıntılarla kafanızı karıştırmak istemiyorum. Bir tek örnek verip bu konuyu kapatmak istiyorum.

Cezaevlerinde birçok PKK’LI var. Bunların hemen, hemen hepsi ağır cezalık olduğu için büyük bir çöküntü ve yılgınlık içindeydiler. Dünyada hiçbir şey bunların enerjisini en üst seviyeye çıkarmaya yeterli değildi.

Daha doğrusu herkes öyle biliyordu. Cezaevinde tutuklu bulunan bir PKK’lıyı milletvekili seçtirdiler, bu sayede tahliye olmasını sağladılar. Artık bütün cezaevinde yatan PKK’lılar ‘‘bir gün biz de milletvekili olacağız belediye başkanı vs. olacağız’’ diye hayal kurmaya başladılar. Bu hayal hepsini yeniden ayağa kaldırdı. Ufacık taktiksel bir davranış, neticede hepsine yeni bir umut ve ruh verdi.

'Bu hatalı gelişmelere karşı başka ne yapılır?’ diye; düşününce aklıma şu fikir geldi. Meclisten hemen bir kanun çıkararak, tüm şehitlerimizin isimleri okullara, sokaklara ve caddelere verilerek, şehitlerimizin ruhları ve ailelerinin onurları yükseltilmiş olacak. İsimlerinin ölümsüz olacağını bilmek, askerlerimize moral verecektir. Milli duyguları gelişmiş olan bazı belediye başkanlarımızın bu uygulamayı başlatıp, birkaç şehidimizin ismini cadde ve sokaklara verdiğini biliyoruz. Ama bu yeterli değil. Tüm şehitlerimizin isimleri ölümsüzleştirilmeli! İnanın birkaç saniyede aklıma gelen bu iki uygulama yapıldığında bile terörle mücadeleye farklı bir enerji gelecektir.

Acaba bizim devletimizin psikolojik harp ile ilgili bir birimi yok mudur? Eğer varsa bu insanlar nerededir? Benim bu şekilde düşünce üretebilmemi sağlayan, bilgi ve tecrübeyi psikolojik harp uzmanı olan birkaç büyüğümden öğrendim. Tekniği onlardan aldım. Bu sayede projelerimi istediğim gibi üretebilirim, ama dediğim gibi bu insanları hep küstürdüler. Kiminin itibarına, kiminin makamına saldırdılar. Zaten kimi de yaşlandı… Allah aşkına aklı olan herkes bilir ki; savaş cephede kazanılmaz. Savaşın gerçek yüzü psikolojik ve operasyonel harptir.

Ben o kadar zeki bir insan da değilim ancak, bütün bunları görebilmekteyim. Çok zeki olduğunu düşünen, ülke yönetmeye talip olanlar niye ve neden düşünemezler? Anlamıyorum!

Sizlerin sayesinde sayısız miktarda mektup geliyor. Tam dağlıca karakolumuza hain saldırının düzenlendiğinde orada asker olarak bulunan arkadaşlardan biri de bana mektup yazmış, ‘‘acaba şehit olanların listesinde mi?’’ Veya ‘‘kaçırılan kardeşlerimizden biri mi?’’ diye isimleri kontrol ederken içim acıdı. Hele iki üç satır cevap olarak bir şeyler yazmak için yaşadığım gerginliği bilseniz; inanın beni o zaman daha iyi anlayabilirdiniz.

Yarım akıllı terörist dediğimiz yaratıklar, ne kadar başarılı psikolojik harp uygularken, biz ne yapıyoruz? Adamın biri köpeğine giydirdiği t-shirtüne TÜRK yazdırmış diye adamı gözaltına alıp, büyük bir iş yapmış gibi gazetelere haber yaptırıyoruz. İnanın bu bir şaka olmalı, bence başka bir şey olması mümkün değil. Gerçekten şaka olmalı! Artık yavaş, yavaş muhabbetimizi sonlandırmanın zamanı geldi. Ancak sonlandırmadan önce, bir konuya değinmek istiyorum. Bana kişisel olarak sevgi duyup, siteyi bu yüzden takip eden ve de bana mektup yazan bazı arkadaşlar, galiba farklı, farklı yorumları okudukları için bana sorma gereği hissediyorlar; “TÜRKÇÜLÜK NEDİR? TÜRKÇÜLÜĞÜN AMACI NEDİR?” Malum bizim sitemizde buna dâhil olmak üzere, Türkçülüğe herkes farklı bir anlam yüklüyor. Sorunun muhatabı ben olduğum için, kendimce bir tanımlama yapmak istiyorum. Benim tanımlamam çok kafa karıştıracak bir şey değil. Benim anladığım Türkçülük; akılcılıktır. Benim anladığım Türkçülüğün amacı ise; ‘‘Türk’e yurtluk etmiş, tüm toprakların kıyamete kadar Türk’ün hükmü altında kalmasını sağlamak için mücadele etmektir.’’ Ayrıca da kendi vatanı olan hiçbir coğrafyada, geçmişte yaşatıldığı gibi ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamayı hayatı pahasına kabul etmemek ve bu uğurda mücadele etmektir.

Yoksa bazı heyecanlı arkadaşların söylediği gibi, ‘’’‘bütün dünyayı işgal etmek, tüm dünyanın Türklere kölelik yapması gibi komik şeylere ben Türkçülük’’ demiyorum. Dediğim gibi benim anladığım Türkçülük; “Akılcı olmaktır!’’

Mesela bir örnek vermem gerekirse; Mehmet Aurelio’nun Türk milli Takımında oynamasına muhalefet edenler, bunu ‘‘Türkçü bir düşünce’’ ile yaptıklarını zannediyorlar. Ama bilmedikleri şey; dünya nüfusunun yarısından çoğunun Türkiye diye bir devletin varlığından haberdar olmadığıdır. Maalesef; bu acı ama gerçektir. Başarılı bir milli takım, dünyadaki herkese Türkiye’nin bilinmesini sağlar. Bilmek yeterli midir? Tabii ki asla değil. Güçlü bir ekonomi ile, yapılacak yeni icatlarla, Türk’ün ismi tüm dünyanın ortak hafızası yapılabilinir. Ancak dediğim gibi bu ancak akılcılık ile olur. Sadece Türk tarihindeki bazı savaşları ezberleyerek, Türk olmayanların hepsini küçümseyip, aşağılayıp, küfrederek bence Türkçülük yapılmaz. Bu şekilde yapılan bir Türkçülük; hastalıklı beyinlerin kendisini tatmininden öteye gidemez.

Mehmet Aurelio’nun milli takımda oynamaması gerektiğini söyleyenler, Türk olamayacağını söyleyenler, Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk başkanı Kuşçubaşı Eşref’in yardımcılarından Zenci Musa’yı bilirler mi? (Cennet mekân) Zenci Musa’nın Arap çöllerinde yaptığı kahramanlıkları bilirler mi? İngiliz ajanı Lawrence neler yaşattıklarını acaba bilirler mi? Ben adım gibi biliyorum ki; “bilmezler”. Çünkü bilselerdi bunları söylemezlerdi. Sizlere en son bu değerli insanın vefatını anlatayım; “zaman harp zamanı, devir açlık devri. Savaş kaybedilmiş, cepheler dağılmıştır. Ülkede yokluk olduğundan, zenci Musa gibi kahramanlara yeterince değer gösterilememiştir. Ölümcül bir hastalığa yakalandığını hissettiğinde, ölümünü beklemek için fakirlerin yaşadığı, yoksulların yaşadığı daha doğrusu ölümü bekleyenlerin yaşadığı bir dergâha çekilmiştir. ‘‘Nasıl olsa öleceğim’’ diye cebindeki paraları hastanede harcamamış, daha doğrusu ‘‘hastanede de boşuna bir yer işgal etmeyeyim’’ diye böyle bir ölümü tercih etmiş, tüm cebindeki parasını da, fakir öğrencilerin okuduğu bir okula bağışlamıştır.” Kim bilir o sefalet içinde bir ölümü seçerken cebindeki paralarını bağışladığı o okuldaki öğrenciler de; şuan bizim yaşadığımız bu ülkeyi kurdular.Her zaman dediğim gibi, ‘‘Rehberi akıl olmayan hiçbir mücadele bir adım bile yol kat edemez’’

Unutmadan şunu da söyleyeyim ki; aklımda kalmasın. Gelecek yıllarda burada geçirdiğim yıllar, dost meclislerinde konuşulurken, tüm dostlarımın ortak fikri bence, bu yılların benim aydınlanma dönemim olduğu olacaktır. Bu yüzden sizlere, beni buraya yolladığınız için bir daha teşekkür ediyorum. Artık sohbetimizi sonlandırmanın zamanı geldi.

Saygıdeğer Öztürkler Ailesi; sizi Yüce Allaha emanet ediyor, ayrıcada var olan onur ve şerefinizin çoğalarak devam etmesini diliyorum.

“BİR UMUTTUR YAŞAMAK”
SEDAT PEKER
Ziyaretçi Defteri
suleymankutlar@ovi.com Gönderi no: 169833  /
[email protected]
Selamu aleyküm sayın sedat peker abim reis allahın selamı rahmeti üzerinize olsun benim sizden bir ricam var ben maddî olarak çok çok çok zor durumda bulunuyorum hacizlik duruma düştüm evim kira alerjik hastası küçük çocuğum var ben mide ülseri tedavisi gürüyorum çalışıyorum ancak para yetmiyor ben yalan süylemiyorum dilerseniz bankalara surabilirsiniz sayın sedat peker abim allah için yardım istiyorum ben zor durumda olmasam sizleri rahatsız etmezdim teşekkür ederim saygılarımla
suleymankutlar@ovi.com Gönderi no: 169832  /
[email protected]
Selamu aleyküm sayın sedat peker abim reis allahın selamı rahmeti üzerinize olsun benim sizden bir ricam var ben maddî olarak çok çok çok zor durumda bulunuyorum sayin sedat abi bana yardımcı olurmusunuz teşekkür ederim allaha emanet olunuz
calkanali@hotmail.com Gönderi no: 157843  /
[email protected]
reisim gelin hatay ın kırıkhan ilçesine misafirimiz olun ...beyazıd ı bestami türbesini ziyaret edin ..sizi en ii şekilde ağırlaylım..ALLAH a emanet olun
Mesaj göndermek için ilgili alanları doldurunuz
Gönderinizde resminizin gözükmesi için facebook ile giriş yapınız. 
E-Mail Adresiniz
Mesajınız