Sedat Pekerden Mektup Var

Sedat Peker'den mektup var (09.04.2013)

Sohbetinize dahil olmaktan onur duyduğum saygıdeğer arkadaşlarım,

Öncelikle hepinizi sevgi ile selamlıyorum. Bir önceki mektubumda yakın bir zamanda tekrardan görüşeceğimizi (mektup vasıtası ile sohbet edeceğimizi) belirtmiştim. Vefasız insanlarla ilgili bir şeyler belirterek yine sohbetimize kaldığımız yerden devam edeceğimizi yazmıştım.

Gençliğimin ilk yıllarından beri benimle aynı sohbet ortamlarında bulunmuş olan herkesin bileceği üzere vefasız insanların ALLAHSIZ insanlar olduğunu söylerdim. Çünkü vefasızların tanrısı sadece güçtür; güce taparlar. Tapındıkları güç tökezlemeye, sıkıntılı günler yaşamaya başladığında ise hemen bir başka gücün yanında saf tutarlar. (Yeni buldukları gücün dizlerinin dibine çökerler.)

Vefasız insanların gelecek sıkıntılı günleri sezebilmek gibi bir yetenekleri vardır. İşte bu sebeple su almaya başlayan gemiyi farelerden bile önce onlar terk ederler.

Eğer ki gemi, kaptanın ve her türlü felaketi göze alarak kaptanın yanında kalan fedakar tayfaların mücadelesi ile batmaktan kurtulursa, buna en fazla bu vefasız insanlar üzülürler.

Ancak bu insanlar çocukluklarında ve hayatlarının çeşitli evrelerinde ÇAKAL eti ile beslendikleri için hiç utanma, sıkılma gözetmeksizin komik bahaneler bularak gemiye tekrardan geri dönme istekleri ise maalesef ki her dönem yaşanan gerçeklerdir.

Çok akıllı ve çok başarılı olsak da vefasızları affetmek gibi aşırı merhametten kaynaklanan bir zaafımız varsa, tekrar aynı ihanetlere uğramamız bizim için kaçınılmaz bir son olacaktır.

Vefasız insanlara, yani ALLAHSIZ insanlara ilerleyen satırlarda tekrardan tabi ki değineceğim. Ancak birçok arkadaşımızın uzun senelerdir, siteye neden mektup yazmadığımı, ya da neden hiçbir basın kuruluşu ile röportaj yapmadığımı merak ettiklerini biliyorum. (Bunu yazdıkları mektuplarında sıkça dile getiriyorlardı.)

Bütün herkesin bildiği üzere gençliğimin ilk yılları aksiyonel bir hayatın içinde, kırmızı rengin bol olduğu bir ortamda geçti. Mektup yazmadığım bu uzun seneler içerisinde içsel muhasebemi tamamlamak üzere ruhsal dünyamda uzun yolculuklar yaptım. Bunca senenin sonunda ise muhakememi tamamlayarak kendimi BERAAT ettirdim.

Milattan önce arenalarda dövüşen gladyatörleri şiddet yaptıkları için yargılayıp suçlu bulmak ne kadar saçma ise, benimde kendimi suçlu bulmam o kadar saçma olurdu.

Arenanın içinde dövüşen gladyatörler kaderleri gereği bir türlü şiddet sarmalının içinde kendilerini bulmuşlar ve hayatlarının geri kalanında da savaşçılık özellikleri ile dünyaya karşı kendilerini ifade etmişlerdir.

Bizim gençliğimizin ilk yıllarında kimi arkadaşlarımız kendilerini hayata karşı ifade edebilmek, ben de varım diyebilmek için doktorluk, avukatlık, tüccarlık, memurluk, sporculuk gibi alanları seçmişlerdi.

Hayata benim gözümle bakan, benim gibi düşünen sayısı hiç de azımsanmayacak insanlar ise, kendilerini ifade edebilme yöntemi olarak savaşçılığı seçmişlerdi. (Yani bu arkadaşların hepsi, tercih ettikleri yaşam biçiminin şartlarını biliyorlardı.)

Bizim gladyatörlerden tek farkımız arenada değil de, savaşlarımızı sokaklarda ve caddelerde yapmamız olmuştur.

Bakkal, manav, kasap, sanayici, ressam gibi kişilere karşı şiddet uygulamış olsaydım, içsel muhasebemin sonunda kendimi gönül rahatlığı ile suçlu bulurdum. Ancak biraz önce uzun uzun anlattığım gibi bütün hepimiz kendimizi ifade etmek için seçtiğimiz yaşam biçiminin şartlarını biliyorduk. Ödenecek bedellerin ağırlığını gören birçokları mücadelenin ilk başlarında havlu attılar, devam edenlerin ise bazıları yaralandı, bazıları ömürlerinin çoğunu cezaevlerinde geçirdiler, bazılarının ise yaşam yolculuğu sona erdi.

Yani herkesin nasibine hayat dairesi içinde birçok acı ve keder düştü. Kimilerimiz bedelleri öderken onur, şeref, erdem gibi değerleri rehber olarak seçip hileye başvurmadık. Ancak anneleri, babaları, tarafından ÇAKAL ETİ ile beslenenler hemen asıllarına rücu edip, harama bile hile karıştırmaktan çekinmediler.

Şükürler olsun ki sokakların, caddelerin yazılı olmayan sözlü tarihleri vardır. Nesillerden nesillere yaşanan hikayeler, kulaktan kulağa anlatılır. İnternet bloglarında yazılan hatıralar bir gün kaybolsa bile, sokakların, caddelerin sözlü tarihinde var olan hiçbir bilgi kaybolmayacaktır.

ÇAKAL ETİ ile beslendiği için ÇAKALLAŞMIŞ insanlar çevirdikleri entrikalar ile birçok kez öne geçmeyi başarsalar da ilahi adalet en sonunda devreye girmiş; ‘’Talih hiçbir kimsenin anlayamayacağı mucizeleri peş peşe yaratabilir.’’ sözünün doğruluğunun defalarca kere tekrarlanmasını sağlayabilmiştir. Yüce MEVLA hayat savaşında onur, şeref gibi kutsal değerlere bağlı kalıp bu değerlerinden ödün vermeyenlere sınırsız sayıda mucizeler yollayarak tüm sorunlarını aşmalarını sağlamış, ÇAKALLAŞMIŞ insanlara karşı onların mahcup olmasına asla izin vermemiştir.

Arkadaşlar mektubumun bu bölümünde basında çıkan bazı konulara da yukarıda anlatmış olduğum bilgiler dairesinde yanıt vererek düzeltmeler yapmak isterim.

Şike davası görülmeye başlandığı zaman bende Ergenekon davası ile ilgili mahkemede ifade veriyordum. Şike davasıyla ve bu davada yargılanan sanıklarla bir ilgimin olup olmadığı soruldu. Bende mahkemeye hitaben ‘’Sayın Başkan, Sayın Üyeler Fenerbahçe kongresine benim müdahale ettiğim, kongreye müdahalede bulunan Bülent isimli şahsın ve yanındaki bir kaç arkadaşının benim adamım oldukları söyleniyor. Sizin de bildiğiniz üzere yakın bir tarihte sevgili annem vefat etti. Bahsi geçen kişilerin, bırakın benim adamım olmalarını, (sadece normal bir adam olsalardı) annemin cenazesine katılır, savcılıktan izin alır, bana başsağlığı ziyaretine gelirlerdi. Diyelim ki çok yoğundular veya hastaydılar gelemediler. Bir mektup yazarlardı.(Başsağlığı dilemek için bir mektup dahi yazmadılar.) Bu insanlar benim adamım değiller. İşin en güzel yanı bunlar adam bile değiller.’’ dedim.

(Kıymetli arkadaşlar, yukarıdaki satırlarda anlattığım vefasız insanlar vardı ya, işte bunlar O grubun üyesidirler. Yani ÇAKAL ETİ ile beslendikleri için ÇAKALLAŞMIŞ kişilerdir. Daha fazla o günleri hatırlayıp boş yere sinirlenmemek için başka bir konuya değinmek istiyorum.)

Basında mahkemede verdiğim ifadeler ile ilgili şöyle bir cümle yazıldı; ‘’Ben tahliye edilmezsem Sayın Başbakan’a suikast yapılacak. Sahte bomba yüklü araç konusunu organize eden beni seven biriymiş, bu yüzden yapmış.’’ demişim.

Benim mahkemede söylediğim şuydu; ‘’Sayın Başkan, Sayın Üyeler gizli tanığı tehdit ettiğime dair Özel Yetkili Savcılığa ifadeye getirildiğim gün çok sakin bir şekilde adliyeye ulaştık. Yanımda bir tane teğmen, birkaç tanede asker arkadaş ile beraber sayın savcının odasına girdik. İfadem huzurlu ve normal bir şekilde geçiyordu. Takriben bir saat sonra sayın savcıyı makamından dışarı çağırdılar. Sayın savcı beş dakika sonra içeri girdiğinde gergindi. İfademizi hemen alarak bizi odadan dışarı çıkardı. Dışarı çıktığımızda çok fazla askerin, polisin, özel güvenliğin koridorlarda beklediğini gördüm. İlk önce O insanların benim ile ilgili oraya geldiklerini anlamamıştım. Bir avukat yanıma gelerek, bana bir internet haberi çıktısı uzattı. Haber şöyleydi; ‘’Bağdat Caddesi’nde çalıntı siyah bir minibüs bulundu. Minibüsün içinin bomba dolu olduğu bildirildi. Minibüsün içindeki bir kartonun üstünde Sedat PEKER tahliye olmazsa, Başbakan öldürülecek.’’ yazıyor. Tabi ki ben haberi okuyunca güldüm. İnsanların duyacağı şekilde; ‘’ kardeşim benim zaten bir buçuk ayım kalmış, ben niye böyle saçma bir şey yaptırayım.’’ dedim. Ancak bu sözlerim pek bir işe yaramamış ki, biz o kadar kalabalık güvenlik görevlileri ile beraber, nöbetçi hakimin ifade alacağı yere gittik. (Tabi ki bu gelişmelerden nöbetçi hakiminde haberi olmuş.) Beni gizli tanığı tehdit suçundan serbest bırakıp, terör örgütü üyeliğinden tekrar tutukladılar. O günleri hatırladığımda hala daha gülüyorum. Başka ne yapabilirim ki.

Ertesi günü akşam haberlerinde, arabanın aslında çalıntı olmadığı, birkaç suçtan aranan bir kişi tarafından sahibinden ödünç alındığı, arabanın içinde bomba bulunamadığını söylerken, şahsın yakalanış görüntülerini gösteriyorlardı. (Şahıs Organize Şube Yetkilisine silah çekiyor, daha sonra ise polisler tarafından vurulmadan etkisiz hale getiriliyor.)

Mahkeme başkanına hitaben tekrardan, Sayın Başkan, Sayın Üyeler bu davada yargılanan bazı şahıslar ve arkadaşlar bana bu organizasyonun polis tarafından yapıldığını düşündüklerini söylediler. Ben buna inanmadım. Bu organizasyonu eğer organize şubenin polisleri yapmış olsaydı, şahsı ‘’terör örgütünün adına kamuoyunda baskı ve korku oluşturmak amacıyla bu eylemi yapmaktan, ayrıca örgüt üyesi olmaktan hangi özel yetkili savcıya getirselerdi, hiçbir savcı polisleri geri çevirmezdi. Bu şahsa davayı açar, Ergenekon dosyası ile de birleştirirdi.Polisler şahsın söylediklerine inanmadıkları için Ergenekon davasına dahil etmediler. Bu yüzden bu organizasyonu polislerin yaptığına inanmak gerçekten adaletsizlik olur. Ancak bu şahsın ifadesinde söylediği gibi, bu eylemi beni sevdiği için yaptığına inanmak ise benim açımdan gerçekten safdillik olacaktır. Bu organizasyonun düşmanlarım tarafından organize edilip bu şahsa yaptırıldığı apaçık ortadadır.’’ diyorum. Gazeteci arkadaşlar ise ‘’Sayın Başbakan’a suikast için bombalı araç konusunu yapan şahsın, beni sevdiği için yaptığını duydum.’’ diye yazıyorlar.

Şimdi Allah aşkına bu yazılanla benim anlattıklarım arasında hiçbir benzerlik görebiliyor musunuz? (Gerçekten ayıp ediyorlar.)

Saygıdeğer arkadaşlarım önümüzdeki günlerde bir aksilik olmaz ise tekrardan mektuplarımla sohbetlerimize kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bu tip yanlış anlamaları, düzeltmeleri tamamladıktan sonra ise günlük gelişmelere daha fazla değineceğim. Ancak mektubumu tamamlamadan önce bir iki konuya kısaca değinmek isterim.

Zannediyorum ki 2008 yılında siteye yazdığım bir mektupta türban konusunun saçmalığına değinmiş, bayanların eğitimine sırf bu yüzden engel olunduğu için kendilerini geliştiremediklerini, bunun ise çok tehlikeli olduğunu; çünkü çocukların eğitmeninin öğretmenden daha çok annelerinin olduğunu yazmıştım. Örnek olarak da Yahudi toplumundaki kadınların ne kadar etkin olduklarını anlatmıştım. Şükürler olsun ki üniversitelerdeki başörtüsü yasağı kalktı. Şimdi ise toplumun enerjisini kamudaki görevli bayanların baş örtüsü yasağının kalkıp kalmayacağı konusu almaktadır. Bunlar gereksiz ve saçma konulardır. Amerika’da, Avrupa’da, kısacası gelişmiş tüm ülkelerde bayan görevliler inançları gereği başörtüsü takıyorlar. %99’u Müslüman bir ülkede kamu görevinde çalışan bayanların halen daha başörtüsü takamamaları ise bizim ülkemizin gerçekten bir ayıbıdır.

2008’de ki yazdığım mektupta büyük ablamın örneğini vermiştim. Devlet memuru, bürokrat olduğu için görevinde türban takamadığını, emekli olduktan sonra türbanını taktığını belirtmiş, ayrıca da hala aynı kişi olduğuna, değişmediğine özellikle değinmiştim.Arkadaşlar benim görüşüme göre bu tip kısır tartışmalarla asla zaman kaybedilmemelidir.

Bütün herkes seçtiği yaşam biçimine göre istediği şekilde giyinebilmelidir.(Bu özgürlüklerin ve demokrasinin gereğidir.)

Bir de şu konuya özellikle değinmek isterim.

Geçenlerde okuduğum birkaç yorumda bazı arkadaşlarımız, burada çekildiğim resimler ile ilgili düşüncelerini yazmışlar. Çok dik, çok güçlü, çok keyifli göründüğümü söylemişler. Sağ olsunlar. (Bu arkadaşlarımızın tahminleri %100 doğrudur.) Şartlarım çok zor olsaydı da, çok sıkıntıda olsaydım da fark etmezdi. Yine de tüm resimlerimi aynı şekilde çektirirdim. Bazılarımız bunun kibir olduğunu söyleyebilir. Kibrinde şeytandan geldiğini düşünebilir. Bu düşünce içinde olan arkadaşlar varsa onlara Peygamber Efendimizin ‘’Hervele Yapmak’’ sünnetini örnek vermek isterim.

Kabe tavaf edilirken ilk üç safta Müslüman erkekler sağ omuzlarını açıp dik bir şekilde, heybetli bir biçimde düşman çatlatır gibi yürürler. (Buna ‘’Hervele Yapmak’’ denir.) Medine’ye Hicret’ten sonra müşrikler Müslümanlar üzerinde iktisadi ambargolarını uygulamaya koyunca, müminler yaşadıkları zorluklardan dolayı güçsüz düşmüşlerdi. Mekke’ye tavafa geldiklerinde müşrikler bu güçsüz hallerini anlamasınlar, bu şekilde görüp mutlu olmasınlar diye; ‘’Hervele Yapmışlardır.’’ Müminleri bu halde gören müşrikler ise mutlu olmak bir yana sadece acı çektiler.

Saygıdeğer arkadaşlarım yaşadığımız hayat maalesef böyle bir şeydir.

Yaşadığım yıların bana öğrettiği önemli şeylerden biri vefasızlığa, kalleşliğe, ihanete uğrasam da duygularımı yani acılarımı gizleyebilmeyi, yüzüme yansıtmamayı öğrenmek oldu.

Şartlar ne olursa olsun, zamanlar mekanlar ne kadar değişirse değişsin, her dönemde ÇAKAL ETİ ile beslenmiş EBU CEHİLLER, VEFASIZLAR mutlaka olacaktır. (Bu insanların ortak özelliği ise ÇAKAL gibi ürkek ve sinsi olmalarıdır.)

Mektubunun başında geçmiş hayatımın muhakemesini yaptığımı anlatmıştım. 1995 yılından itibaren de kendimi geliştirerek, değiştirebilmek için mücadele veriyorum.

Kıymetli arkadaşlarım bir düşünür yaşadığımız bu dönemi şu şekilde tarif ediyor.Bütün dünyada yöntemlerin, eski kurulmuş dengeleri alt üst olduğu, hemen hemen her şeyin değerini, biçimini kaybettiği, eski usullerin üzerinin çizildiği, ancak onların yerine koymak için düşünülenlerin ise bir işe yaramadığı, daha doğrusu onların yerini tutmadığı akılları karıştıran, zihinlerde fırtınalar yaratan bir değişim furyası yaşanmaktadır.

1995 senesinde tüm dünyada yaşanacak bu gelişmeleri öngörebilmiş, bu yüzden hayatın gerçeklerine uyumlu bir strateji düzenleyip (tabi ki olmazsa olmazlarımdan vazgeçmemek şartıyla) değişimimi ve gelişimimi planlamıştım.

Adil Serdar Saçan ve Hanefi Avcı’nın yaptıkları adaletsizlikler ve haksızlıklarla hayallerimi ve planlarımı gerçekleştiremedim. Ellerindeki devletin gücü ile resmen zulmettiler. Ancak ilahi adalet bu dünyada tecelli etti, yaptıkları zulümlerin bedelini öderken onları görüp seyredebildim.

Arkadaşlar artık bu mektubumun daha doğrusu sohbetimizin sonuna geldik. Bildiğiniz üzere her daim ‘’BİR UMUTTUR YAŞAMAK’’ cümlesini tekrarlar ve bu sözün taşıdığı mistik güce inanırım. Bir kitapta ‘’UMUT ETME’’ ile ilgili bir paragraf okumuştum çok hoşuma gitmişti. Bu paragrafı mektubumun sonuna ekleyeceğim. Ben çok beğendim. Umarım sizlerde beğenirsiniz.

‘’UMUT BİZLERİN RUHUNUN ZORUNLU GEREKSİNMESİDİR. BİR BİTKİ NASIL HAVASIZ VE IŞIKSIZ YAŞAMAZ İSE, BİZLERİN RUHUDA UMUTSUZ YAŞAYAMAZ. MADDİ KUVVETLERİN BAŞARILI OLAMADIĞI İŞLERDE RUHİ KUVVETLER BAŞARILI OLUR. RUHİ KUVVETLERİN EN ETKİLİSİ İSE UMUTTUR. UMUT ALTIN GİBİDİR, HİÇ BİR ORTAMDA PASLANMAZ. UMUT ELMAS GİBİDİR, HİÇ BİR KESİCİ MADDE ONU KESEMEZ. UMUT RUHUN GENÇLİĞİDİR VE BİZLERİ EN KÖTÜ ANLARDAN SADECE O KURTARABİLİR.’’

‘’BİR UMUTTUR YAŞAMAK’’

SEDAT PEKER
Ziyaretçi Defteri
Kerim demir Gönderi no: 175805  /
Kerim demir
Reis..yüce ALLAH razıolsun hayata karşı bakış açımı fikirlerimi degiştirdin,geliştirdin artık farklı senin gözünden bakıyom ALLAH razıolsun. Sevgiler..
yokum_24@hotmail.com Gönderi no: 158128  /
Bazen hayat öyle acımasız ola biliyor ki zalime gülerken garibe vurup geçiyor. Fakat küçücük yüreğine sığdırdığın kocaman umutların var senin Ağlayanla ağlayıp gülen ile gülmeyi herşeye rağmen ŞÜKRETMEYİ sığdırmışsın yüreğine... Sence bir umutmudur yaşamak
eda._.meltem@hotmail.com Gönderi no: 155247  /
Ceza evindeyken size ulaşmak daha kolaydı şimdi imkansız oldu
Süleyman kırmacı Gönderi no: 151296  /
Süleyman kırmacı
Oncelıkle selamın aleyküm reis ben suleyman kırmacı sizinle gercekten görüşmek ısteyen bi hayranının abi uzun zamandır ulaşmaya çalışıyorum size bu msj okuyupta galeye alırsanız gercekten B'ni çok sevindirirsin abi reis saygılar büyük reis aeol abi
ibrahimkarakaya4242@windowslive.com Gönderi no: 146024  /
Başkanım size attım mesajı aldınız umarım sizinle görüşmek istiyorum izniniz olursa cevap atarmısınız yanınıza geleyim izninizle
sevdenaz53@hotmail.com Gönderi no: 138824  /
öncelikle selam ederim abi nasıl olduğunu sormucam bliyorum hissediyorum bu dünyada şerefsizler var bunlur oldukça bizimgibilere huzur olmaz ama özğürlük yekındır abi sen bizim gururumuzsun saygılarımla allaha emehet ol
Mesaj göndermek için ilgili alanları doldurunuz
Gönderinizde resminizin gözükmesi için facebook ile giriş yapınız. 
E-Mail Adresiniz
Mesajınız