Sedat Pekerden Mektup Var

Öztürkler Ailesine 08.12.2006

Mensubu olmaktan her zaman onur duyduğum saygı değer Öztürkler Ailesi,

uzunca bir aradan sonra yazdığım bu mektubumla sizlere tekrar misafirliğe gelmek istedim. Umarım yazdıklarımı okuyanlar misafirlik süremden keyif almış olurlar.

Ancak bu sefer, hem yazacak konuların çoğaldığı hem de gereklilik gördüğüm bazı durumlardan dolayı keyifle yazmaya başladım.

Öncelikle değinmek istediğim konu, Sitemizin üyeleriyle, yöneticileri arasında son zamanlarda sıkça yaşanan sorunlar. Bu sorunlardan dolayı da bazı aile üyelerinin yazı yazmaktan vazgeçmesi. Tabi bu tip olayları öğrendiğimde haliyle çok üzüntü duyuyorum.”-Neden çok basit konulardan tartışıyor, daha sonra bir netice alamıyoruz” diyorum. Oysa ki bu ideale inanan kaç kişiyiz? Daha yüce, daha gönüllü davranışlarla kucaklaşmamız gerekirken neden ayrılma duygusunu besliyoruz? Bu sitenin ilk açılışında söylemiş olduğum bir söz vardı; “-Ne şahsımın, ne yöneticilerin, nede ailemizin diğer üyelerinin birbirlerine karşı hiçbir üstünlükleri yoktur” demiştim. Farz edelim ki ben, hatalı bir davranışın içinde bulundum (Yüce ALLAH korusun) o zamanda bunumu sorun yapıp siteye yazı yazmayacağız? Oysa ki, bu sitenin savunmuş olduğu fikir, benim şahsımla kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Tabiî ki sizlerin, bir incir çekirdeğini doldurmayan tartışmalarından da çok büyüktür. Anlatmak istediğimin özü, bir birimize kızarak, yazı yazmayarak, sitede aktif olmamak gibi bir düşüncemizin olmaması gerektiğidir. Kim bilir belki de içimizden birinin yazdığı bir yazı, bir diğerimizin kalbindeki veya beynindeki, kör bir noktanın anahtarı olabilir. Şunu unutmamalıyız; bilgi, yaşadığımız hayata dair bizi güçlü, güç ise bilinen veya bilinmeyen korkularımıza karşı bizleri özgür kılar. Ortaya sunabileceğimiz bilgimiz az veya çok olabilir. Ne kadar olursa olsun bunu cömertçe paylaşmalıyız. Biraz önce de söylediğim gibi, her bilgi anahtardır, kim bilir o anahtar hangi ülkenin, hangi şehrinde yaşadığını bilmediğimiz bir arkadaşımızın beynindeki ve kalbindeki kör noktasının anahtarı olabilir. Belki de, dış güçlerin bize yaptıkları en büyük kötülük, kültürümüzün içine çok çabuk bölünebilme özelliğini sokmuş olmalarıdır.

Sizlerle, memleketim olan Rize’de yaşadığım bir anımı paylaşmak isterim. Gençliğimin ilk yıllarında, ilk defa Rize’ye gittiğimde çok heyecanlı olmamım sebebi, çocukken dinlemiş olduğum hikayelerin geçtiği yerleri gözlerimle görecek olmamdı. Yaşımın çok genç olmasına rağmen, söylemesi biraz ayıp olacak ama çok yoğun bir sevgiyle karşılandım. Gördüğüm bu yoğun ilgi beni mutlu ettiği kadar, mahcupta etmişti.

Rize’ye varınca kendi kasabamız olan Kalkandere’ye hareket ettik. Mübalağa yapmış olmayayım ama ilçemiz bir ucundan diğer ucuna kadar 100 metre bile değildi. Caddeye girişte ki akrabalarımıza ait olan çay evine oturduk muhabbete başladık. Biraz öncede belirttiğim gibi görmüş olduğum ilgi hak ettiğimden kesinlikle çok fazlaydı. Daha sonra kalkıp cadde de yürümek istedim. 30-40 metre kadar yürüyünce bir kahvehane daha gördüm. İçeri girmek için o tarafa yönelince, yaşça benden büyük olan bir akrabamız kulağıma bir şeyler anlatmak istedi. Anlattıklarının kısaca özeti şu idi; Kasabamızda bize dost ve düşman sülaleler varmış, çok eskiden gelen husumetlerden dolayı kan davası gütmeseler de, birbirlerinin yerlerine gitmiyorlarmış. Tabi ki ben söylenenlerin hiç birini önemsemedim ve hiç tereddüt etmeden bizim sülalemize düşman olduğu söylenen o kahvehaneye oturdum. Sağ olsunlar onlarda bizi coşkuyla karşıladı. Orada ki sıcak muhabbetimiz esnasında “- İnsanlar yakında aya turlar düzenlemeye başlayacaklar, siz hala burada 50 metrelik sokağımı paylaşamıyorsunuz? Kim bilir hangi sebepten çıktığı belli olmayan küslüklerimi devam ettiriyorsunuz?” dedim. Orada bulunan herkes, benden ve benim söylediklerimden utanmış olacaklar ki “- Olur mu öyle şey biz kardeşiz” dediler.

Ziyaretimin ikinci gününde öğrendiğim şeyler ise ilk günden daha saçmaydı. Bütün ilçelerde yaşayan insanların, merkezde yaşayan insanları neredeyse düşman gibi gördüklerini öğrendiğimde duyduklarıma inanamıyordum. İlçede yaşayan ailelerin arasında ki bölünmüşlük yetmiyormuş gibi şehir çocuğu, kasaba çocuğu diye, ayrı bir bölünmüşlük vardı.

Orada bulunduğum süre içinde, bütün herkesi yan yana getirerek büyük cemiyetler düzenledik. Bu cemiyet toplantılarımızda ben, “bu nasıl bir mantıktır ki, insanlar böyle saçma sebeplerden dolayı birbirlerine düşmanlık yapar mı?” diye düşünüyordum.

Daha sonraları bunun sadece biz Türklere mi ait olduğunu çok düşündüm, bu yüzden araştırmalar yaptım. Araştırmalarım sonucunda karşıma çıkan sonuç şu idi; Bölünme hastalığı, gelişimini tamamlayamamış toplumlara ait bir şey ve bu hastalıktan kurtulmadıkları sürece de gelişme şanslarının da hiçbir zaman olmadığı idi.

Tabiî ki anlatmış olduğum bu bölünmüşlük şehir içi ile ilgiliydi. Birde komşu şehirlerimizle ilgili olan sorunlar vardı. Mesela Trabzon ile Rize.

Kendimi bilmeye başladığım günden itibaren hatırladığım şey, Trabzonluların, Rizelileri sevmediği ve haliyle de Rizelilerin Trabzonluları asla sevmemesi ve güvenmemesi gerektiğidir. Biz bunu İstanbul’da böyle öğrenmiş ve bu şekilde biliyorduk. Ancak bu bana çok aptalca geliyordu, hem de anlatamayacağım kadar aptalca….

Rize’nin içinde huzuru sağlayıp bütün o eski tavırları yıkmıştık. Ama bu seferde Trabzon hadisesi ortada duruyordu. Şu an söylediklerime belki inanmayacaksınız ama maalesef gerçektirler. Mesela yolcu taşımacılığı yapan minibüsçülerin yolda camı kırıldığında, param Rize’de kalmasın diye, Rize’de cam taktırmazlardı. Tabii ki Rizelilerde, Trabzon’da cam taktırmaz o Karadeniz soğuğunda dona dona gelirlerdi.

Kendi kafamda bu sorunu da çözebileceğimize inanıyordum. Ama bunun için daha geniş bir uğraşı vermeliydik. Bu çalışmayı ikinci Rize seyahatime erteledim. Bir-bir buçuk yıl sonra tekrar Rize’ye geldiğimde oradaki arkadaşlarla görüştüm. Onlara şu şekilde bir telifte bulundum;

“-Hadi 50-60 araba Trabzonspor’un antrenmanını izlemeye gidelim.” Tabiî ki bu teklifim akrabalarımda ve hemşehrilerimde soğuk bir etki yarattı, hepsini konuşarak ikna ettim. Ancak en son ortada kalan bir sorun maddesi vardı o da şuydu; “Niye biz gidiyoruz? Geçmişte onlar bizi 1.ligden düşürmüştü, onlar bize ziyarete gelsin”… Kendi kendime bu cümleyi çok düşündüm, oradaki arkadaşları da suçlamadım çünkü çocukluğumuzdan beri hepimiz bu hikayelerle büyümüştük.

Onlara da söylediğim şey aynıydı, “-İnsanlar uzaya gidiyor dedim. Bizlerde diyoruz ki, önce onlar gelsin veya şöyle olsun, böyle olsun…. Siz gelmesiniz de ben gidiyorum!” diyerek kalktım. Sağ olsunlar, onlarında hiç biri beni yalnız bırakmadı. Antrenmana gittiğimizde şimdi hocalık yapan Ünal ve Hami olmak üzere tüm arkadaşlar antrenmanı keserek bizlere ilgi gösterdiler. Ben İstanbul’a döndükten kısa bir süre sonra Trabzon’da ki arkadaşlarda toplanarak Rize’ye gitmişler. Bildiğim kadarı ile kurulan bu dostluklar halen devam etmekte. Belki okurken canınızın sıkılmasına sebep olacak kadar detaylı anlattığım bu konu bence yüce ırkımızın en büyük sorunudur.

Köydeki insanların kasabadakilerle sorunu var, kasaba çocuklarının şehir çocuklarıyla, şehir içindeki sorunlar yetmezmiş gibi komşu vilayetlerle ve bir çok yerde sorunlar yaşanmaya devam ediyor.

Fark ettiyseniz en son düzenlenen Büyük Türk Kurultayına Özbekistan, Türkiye’ye karşı bilmem hangi önemsiz kırgınlığından dolayı katılmadı. Bırakın Cumhurbaşkanının gelmesini, temsilcileri dahi gelmedi. Takip edebildiğim kadarı ile Türkmenistan Devlet Başkanı da kurultayda yoktu. Bu yüzden yöneticiye kızarak yazı yazmaktan vazgeçmemelisiniz. Gün gelir Yüce ALLAH korusun, bana kızsanız bile yazı yazmaktan vazgeçmemelisiniz. Biz zaten kaç kişiyiz? Bölünerek, küserek ne elde edilebilir ki?.... Tabiî ki hiçbir şey.

Şunu unutmamalıyız; kutlu davalarda küslük olmaz, mücadele olur. Türk Birliği projesiyle tanışmış, bu fikri düşünmüş, inanmış herkesin tarih önünde taşıdığı çok büyük mesuliyeti vardır… İşi, gücü, konumu her ne olursa olsun.

Geçmiş tarihte arkadaşlarımla muhabbet ederken söyledikleri bir sözü ve buna mukabil olarak benim verdiğim cevabı hiçbir zaman unutamam. Arkadaşlarım bana “- Türk Birliğinin kurulmasını biz görebilir miyiz?” demişlerdi. Benim onlara cevabım ise şuydu, “- Kendi inancıma göre Türk Birliğinin kuruluşunu göreceğiz, çocuklarımız ve torunlarımızda dünyaya yön verişini görecekler. Emperyalist güçlerin elinden, güçsüz masum milletleri kurtarışını görecekler. Dünyaya, binlerce yıl önce olduğu gibi soylu ve adilce yön verecekler..” dedim. Sözlerimin devamında onlara söylediğim ise şuydu, “- En büyük yük bizlerin omuzlarında, ne bizden önce hizmet edenlerin, nede bizden sonra hizmet edecek olanların” dedim. Türk Birliği projesi yüzlere sene Rusya’nın zulmünde yaşamış Orta Asya ve Kafkasya’da ki ırkdaşlarımıza unutturulmuş, hatta bir çoklarına Türk oldukları dahi unutturulmuş. Kendi vatanımızda ise bu fikri savunan insanları bundan 60-70 sene evvel, tabutluklara koyarak tırnaklarını çektiler. Tüm bunlar yetmezmiş gibi geleceklerini dahi yok ettiler.

Binlerce sene evvel yanan bu ateş ırkdaşlarımız tarafından beslenemeye beslenemeye küçüldü. En son 1944’de almış olduğu darbe ise bu ateşin soğumasına, küllenmesine, yaşadığımız şu zamanda ise sönme durumuna gelmesine sebep oldu. Bu davanın en büyük onuru bizim neslimize ait olacaktır, çünkü sönmeye yüz tutmuş olan bu ateşin sönmesini biz engelleyeceğiz. Üzerinden küllerini atıp tekrar tutuşturacağız. Eğer ki bedelini ödemeyi göze alırsak, şerefini de yüreğimizde yaşamaya sahip olacağız. Bu ateş sönmemeliydi, gördüğüm, bildiğim kadarıyla da sönmedi. Her birinizin yazmış olduğu bir yazı, öğrenmiş olduğu birkaç kelime bu ateşi besleyen bir yakıttır. Bu yüzden üzerimizde ki bu yükün sorumluluğunu ve büyüklüğünü bilmemiz gerekir. Karşılıklı yaşamış olduğumuz ufak sorunlarda ilk özür dileyen taraf olmaktan çekinmemeliyiz. Suçlu olduğumuza inanmıyorsak da ilk özür dileyen biz olalım, ne kaybederiz ki?

Benim inancım odur ki, bu ateşin yanmasında, kül tutmamasında emeği olan herkesin sahip olacağı şeref kendisine, ziyadesiyle de tüm sevdiklerine yetecektir. Bu inanç yüce gönüllerin inancıdır, bu inanç büyük hayalleri olan insanların inancıdır, bu inanç yaşanılan tüm kötülüklerden dolayı acı çeken evrenin ruhuna hizmet etmek isteyenlerin inancıdır. Bu inancı anlatmak için dünyamızda yaşanılan olaylardan da bir çok örnek verebiliriz.Bu inanç açlıktan ölmek üzere olan, Afrika’da ki zenci kardeşlerimize yiyecek dağıtırken karşılığında ırzlarını , namuslarını kirleten melek kılığına girmiş, aslında şeytan olan Birleşmiş Milletler görevlilerine de hesap sorabilmenin inancıdır. Bu satırları hasbel-kaderde olsa okuma şansı bulan bazı dostlarımızın, “-İyi ama biz hiçbir şey bilmiyoruz ki, nasıl öğreneceğiz de, nasıl hizmet edeceğiz?” dediklerini hissedebiliyorum. İnanın, bu kutsal inancı ben azda olsa öğrenebildiysem, sizler çok fazlasını, çok rahat öğrenebilirsiniz. Vakti, zamanı geldiğinde de, o oranda hizmet edebilirsiniz.

Tabiî ki bunu yapabilmeniz için vaktinizi ayırmanız, fedakarlık yapmanız gerekir, araştırmanız, öğrenmeniz, dinlemeniz gerekir. Siz bunları yaparken, çevrenizde sizin yaptıklarınızı belki de komik bulanlar olacaktır. Ancak bir düşünürün söylediği şu güzel sözü unutmayın “Vatan sevgisiyle beslenen fedakarlık duygusu dejenere insanlara her zaman gülünç gelir.” Dünyada yaşanan tüm çirkinliklere “dur” diyebilecek tek şey, Türk Birliğinin kurulmasıyla ortaya çıkacak güçtür. Hepimiz inandığımız şeylere hizmet etmek için mücadele ederken hatalar yapabiliriz, bu gayet normaldir. Çünkü hepimiz insanız, hatalardan münezzeh değiliz. Hata yaptığımız zaman umutsuzluğa, çaresizliğe kapılmak yerine bir düşünüre ait olan şu sözleri hatırlamamız gerekir, “ Başarılı insanlar hareket etmeyi sürdürürler, onlar hata yaparlar fakat asla vazgeçmezler..”

Çok kısa bir süre sonra daha uzun bir mektupla yine ziyaretinize geleceğim. YüceALLAH sizler gibi tüm yüce gönülleri korusun..

Var olan onur ve şerefinizin, çoğalarak devam etmesini nasip etsin….

SEDAT PEKER
Ziyaretçi Defteri
nazarasansor13@gmail.com Gönderi no: 152400  /
nazarasansor13@gmail.com
Selamın aleyküm sayın değerli ağabeyim sedat peker . Konya selçukluda oturuyorum otogar civarı ve seninle çok görüşmek istiyorum konya'ya yolunuz düşüyormu hiç ? düşerse emailım belli tel numaramıda vereyım görüşelim bir kahve içelim sayın değerli sayfa yetkılileri mesajıma cevap verılmesini ve seat ağabeyime iletilmesini rica ediyorum aksi taktirde siz iletmesenız de bir gün istanbula işim düşerse sedat abiyigörmeden gitmeyeceğim .
Mesaj göndermek için ilgili alanları doldurunuz
Gönderinizde resminizin gözükmesi için facebook ile giriş yapınız. 
E-Mail Adresiniz
Mesajınız