Sedat Pekerden Mektup Var

Öztürkler Ailesine 05.06.2007

Mensubu olmaktan onur duyduğum Saygıdeğer ÖZTÜRKLER Ailesi.

Dostluk dergahlarında özlem duymak için yeterli olan 4 ay gibi uzun bir süreden sonra, muhabbetinize dahil olmaktan büyük bir keyif duyduğumu bilmenizi isterim.

Bu süre zarfında yollamış olduğunuz bütün mektuplarınız için de tüm kalbimle sizlere sonsuz teşekkür ederim.

Mektuplarınızda yazmış olduğunuz bütün düşüncelerinize elimden geldiğince değinme gayretinde olacağım.

Gelen mektupların tamamında yer alan ortak konu, bana verilen bu cezanın adil olmadığı ve de uğradığım muamelelere karşı üzüntülerinizdir.

Daha önceleri birçok kere söylediğim gibi, bana bu dünyada verilebilecek tek cezanın, Yüce Allah tarafından onurlu bir insan olarak yaşama hakkımın elimden alınması olacağıdır. Geri kalan şartlarda bana eziyet çektirmek için yapılan her şeyi ben sadece eğlence olarak görür, gülerek hayatıma devam ederim. Tabi ki sizler üzüldüğünüz için bende üzüldüm. (Ancak üzüldüğümüz konular birbirlerinden çok farklı) Birkaç gün önce yeğenim ziyaretime gelmişti. Kendisi ile konuşurken (ceza evine girdiğimden beri ilk defa görüyordum) sizler benim son zamanlarda üzüntü duyduğum şeyi bilseniz her halde çok şaşırırsınız demiştim, üzüldüğüm şeyi merak edince kendisine anlattım.

Ben cezaevine girdiğim zaman, günde 7 - 8 taneden az olmamak üzere ağrı kesici kullanıyordum. Bunların hepsi sert ilaçlardı, apranax, volteren gibi. Hatta son zamanlarda artık bu haplar yeterli gelmiyordu. Ağrı kesici iğneleri bardağa boşaltarak içiyordum, mübalağa yapmış olmayayım ama bu iğnelerden en az 3-4 tane içiyordum. Bu ağrıları o kadar uzun dönemlerdir yaşıyordum ki o kronik baş ağrıları olmadan yaşanılmış bir hayatın var olduğunu nerdeyse unutmuştum bu ağrıyı tarif etmek istersem pek başarılı olabileceğimi zannetmiyorum ancak birkaç doktora şu şekilde anlatmıştım. Beynimin sol tarafında ve sağ tarafında misinelere bağlı on binlerce olta iğnesi var ve sanki bir güç tarafından beynimi ortadan ikiye ayırırcasına her iki tarafa birden çekiyorlar gibi geliyordu. Almış olduğum bu kadar çok ağrı kesici bile inan ki ağrıyı kesmek için yeterli olmuyordu.

Bu ağrıları yaşarken aynı zamanda omuriliğimdeki problemler yüzünden çektiğim acılar ise anlatılacak gibi değildi. O ağrıları azaltabilmek için de kas gevşetici ve tedaviye yönelik iğneler oluyor ilaçlar kullanıyordum. Omurilikten geçirmiş olduğum ameliyatın, benim hatalı davranışlarım yüzünden, istenilen neticeyi vermesi de mümkün olmadı.

Bütün bunların dışında yaşamış olduğum insani ilişkiler içindeki uğradığım haksızlıklardan dolayı ruh sağlığım da hiç iyi değildi. Her biri ciddi ilaçlar olmak şartıyla günde ortalama 4-5 tane antidepresan kullanıyordum.

Yani sizin anlayacağınız yaşamış olduğum tüm bu ağrılardan kurtulabilsem bile kullandığım ilaçların iğnelerin fazlalığından dolayı karaciğerimi ve böbreklerimi kaybetmemem mümkün değildi.

Ben tüm bu kötü şartlar dahilinde Yüce Yaratıcı izin verdiği taktirde hayatımı 70 sene üzerine kurmuştum. Konuyu fazla detaylandırdığımın ve de beni üzen gerginleştiren konuya hala, daha değinmediğimin farkındayım. Şimdiki satırlarımda ise neden dolayı üzgün olduğumu belirteceğim tabiî ki sizlerde okurken gülüp herkesin derdi böyle olsun diyeceksiniz. (Ben öyle tahmin ediyorum.)

Uzun bir zamandır kan değerlerimi düzenlemek için kullandığım bebek aspirininden başka bir ağrı kesici kullanmadım, kullanmıyorum. Baş ağrısı denen şeyin ne olduğunu bile unuttum. Numune olsun diye eski günlerin hatırına dahi olsa bir kere bile ağrımaz mı ya! Vallahi ağrımıyor. Omuriliğimdeki ağrıyı sorarsanız ceza evine girdiğim andan şu ana kadar %80’i gitti. (Kas gevşetici dahil hiçbir iğne ve ilaç kullanmadan tedavi ettim.) Antideprasan ilaçlarına değinirsek söyleyeceğim şey ise 2 senedir bir tane bile kullanmadığımdır.

Tabiî ki sizler de ziyaretime gelen yeğenimle aynı tepkiyi vermiş, bundan daha güzel ne olabilir ki demişsinizdir. (Bu mektubu okuduğunu bildiğim bazıları hariç) Evet satırlarımın başında da söylediğim gibi benim gerilmeme neden olan şey dışardan bakılınca biraz komik… Filmlerini çok beğendiğim Tom Hanks’in Yeşil Yol diye bir filmi vardı. Zannederim ki filmi hepiniz seyretmişsinizdir. Gençlik yıllarında ceza evinde bulduğu bir fareyle beraber bir türlü ölmüyorlardı. Bütün tanıdıkları, sevdikleri öldü ama kendisi bir türlü ölmüyordu. Hatta kendisi bunu yaşlılar yurdunda kalan bir bayana anlatırken, bu kadar uzun yaşamasını cezaevinde yaşanılan olayların laneti olarak yorumluyordu.

Son aylarda benim kafamı en çok meşgul eden konu, gerçekten buydu. Ben yaşadığım bunca ağrılarla, sorunlarla 70-80 senelik bir hayat planı yapmıştım. Ben şu an yaşamış olduğum gibi ağrısız sızısız gergin olmayan hayatı neredeyse unutmuştum. Ben bu şartlarda ölmem ki dedim, çünkü vücudumdaki organlar kendini çok hızlı bir şekilde tedavi ediyorlar.

Şu anda bu tribi yaşıyorum. Hep aklıma gelen şey bütün tanıdıklarım, yaşıtlarım belli bir yaştan sonra ölmüş, ben ise tek başıma yaşıyorum. Gerçi daha sonra üzüntümü şu şekilde değiştirdim, ‘olsun ben de bütün herkesin mezarına ziyarete gider, arkadaşlarımın çocukları ile torunlarıyla yola devam ederim’ dedim.

Birçok arkadaşımızın şu anda, biraz önceki satırlarda belirttiğim gibi, ‘keşke herkesin derdi böyle olsa’ dediğini duyar gibiyim. Hatta bir çok arkadaşımızın birilerini gıcık etmek için böyle söylediğimi düşündüklerini de hissediyorum. Size söyleyebileceğim tek şey, inanıp inanmamak sizin elinizde, ancak son zamanlarda yaşadığım gerginliğin ve üzüntünün bu olduğunu bilmenizi istiyorum. (tabiî bu sadece kendimle ilgili konularla alakalıdır, son zamanlarda sıkça yaşanan vatan evlatlarının şehit edilmesini kapsamamaktadır, bu konuya ilerleyen satırlarda değineceğim)

F tipi cezaevlerinde yaşamı zorlaştırmak için çok ama birçok şey yapılmış. Bunların bir tanesi de bu cezaevlerinin hepsini medeniyetten uzak yerlere, dağlara, yaylalara kurmuş olmalarıdır. Tabi durum böyle olunca acayip kaliteli bir oksijen atmosferinde yaşıyoruz. Kim bilir bu cezaevinin planını çizenler, oksijenin de içeriye girmemesini belki de düşünmüşlerdi. Tabiî ki bu mümkün olmamış, kapıdan da olsa, camdan da olsa, bacadan da olsa bir yerlerden geliyor.(yani engel olamıyorlar)

İstanbul’da yaşadığımız dönemde, daha doğrusu bedenen özgür olduğumuz dönemlerde, İstanbul’daki o kötü havayı teneffüs etmek zorunda kalıyorduk. Bulunduğumuz yerde ise tek kötü hava rüzgarlı günlerde, hindi çiftliklerindeki tezeklerden geliyor. Biz bu çiftlikleri göremiyoruz ama kokusunu duyabiliyoruz. Tutuklandığım ilk zamanlar, bu koku beni çok rahatsız ediyordu. Daha sonra kendi kendime şöyle dedim; bu hindi fabrikaları kapanmayacağına göre, bu koku ara sırada olsa var olacak. Yani bu atmosferin değişmesi mümkün değil. Aslında beni rahatsız eden bu kokunun, benim için bir mükafat olduğunu anlamam kısa bir zaman aldı. Bu koku, çocukken köye gittiğimde beni çok mutlu eden atmosferin bir parçasıydı. Bunu tespit edip, daha doğrusu hatırladıktan sonra, bu sorunu da böylelikle ortadan kaldırmış oldum.

Hazır bulunduğum yerden bahsetmeye başlamışken, biraz daha devam edeyim… İçerisinde yaşadığım bu cezaevi dağlık bir bölgeye kurulduğu için, hayatımda görmediğim böceklerle haşır neşir olmaya başladım. Ancak mübalağa yapmıyorum, bu kadar çok böcek çeşidi aynı anda hiçbir yerde yaşamıyordur. (burası hariç) İşin en kötü yanı, böceklere karşı bir fobim vardı. Vücudumun neresine değerlerse değsinler hemen kabarmasına sebep oluyorlardı. Tabiî ki 10m2 koğuşun içerisine de bir şekilde giriyorlardı ki içerisinde yaşadığım bu küçücük koğuş o zaman gerçek bir cehenneme dönüyordu.(tabiî ki bunun çözümünü de bulmak çok zor olmadı)

Televizyonda seyrettiğim bazı belgesellerin etkisinde kalmış olacağım ki, ben bir böcek bilimcisiyim dedim ve birkaç böcek bilimcinin hayatını anlatan kitapları okudum.(şaka yapmıyorum)

Sonra yani kendimi böcek bilimcisi olduğuma inandırdıktan sonra, böcekler benim için çok büyük bir sorun olmaktan çıktı, hatta onlar, ileride yazacağım tezlerde benim için hazine değerinde varlıklar haline geldiler.

Bir banker için para ne demekse, bir böcek bilimcisi için böcek odur mantığından yola çıkarak, bu fobimi de mutluluğa çevirdim. Tabiî ki yanımda kalan iki arkadaşım da asistanım olarak görevlerine devam ediyorlar.

Bunun gibi anlatacağım o kadar çok şey var ki, bu anlattıklarım mizah duyguları ile beslenmiş yaşanan hadiselerdir. Biz izin vermediğimiz sürece bizi kimse üzemez, öğretisini sadece beynime değil, bedenime, ruhuma, hücrelerin içindeki al yuvarlara, ak yuvarlara, DNA’mın içine bile kazıdım. Bu yüzden lütfen benim için üzülmeyin, çünkü her zaman dediğim gibi beni bir şeyin haricinde, hiçbir şey üzemez. O bir şey de daha önceleri birçok kez söylediğim gibi, Yüce Allah’ın bana vereceği onursuz bir kul olarak yaşama cezasıdır… Geri kalan benim için sadece ve sadece eğlencedir. Bana acı çektirmek için yaşatılan bu eğlenceler olmasa, ben bu kadar nasıl gülebilirim. Tüm bu yaşanılanlar benim eğlence kaynaklarımdır. Bu yüzden dolayı her zaman söylediğim şeyi tekrar ediyorum, bana yaşatılan hiçbir kötülük için üzülmeyin ve sizlerde bu öğretiyi bence hayat felsefeniz yapın yaşamak ancak o zaman çekilebilir bir hale geliyor.

Bazı his fakiri kimseler, sizlerin bu şekildeki tavırlarınıza şuna bak, acı çekmekten zevk alır hale gelmiş, arsız olmuş bile diyebilirler. Siz de o zaman kendinizi, insan kılığına girmiş o böcekleri inceleyen böcek bilimci olarak kabul edin, onlara acıyarak, şefkatle bakın içinizden de cevap olarak şu sözleri söyleyin; ‘zavallı böcekler’ (ama asla unutmayın, bu yoruma konu olanlar hiçbir zaman sevimli olan uğur böcekleri değildir, onlar tahta kurusudurlar, bittirler, piredirler, kenedirler yani kan emicidirler)

Sizlere biraz daha bulunduğum yerden bahsetmek istiyorum. Çünkü gelen mektuplarınızda, sıkça bu konuya değiniyorsunuz, sorular soruyorsunuz. Ben de hazır başlamışken buralardan biraz daha bahsetmek istiyorum.

Cezaevine geldiğim ilk andan bu güne kadar, hep cezaevinin mimarisini düşündüm. Kimin çizdiğini merak ettim. Sebebi ise, burada yaşayacak insanlara mahkumiyeti haricinde öyle bir sıkıntı verelim diye düşünmüş olacaklar ki bu yapı meydana çıkmış. Bu niyetle çizdiyse eğer, mimari hedefine kesinlikle ulaşmış. Çünkü içerisinde yaşayan herkesi mutsuz edebilmişler. (Ben ve asistanlarım hariç)

Tabiî ki çizen mimara değinip de yapan müteahhite değinmemek olmaz. O kadar kalitesiz mal kullanmış ki, herhalde daha kalitesizi yoktur. Mesela güneş, gündüz ortalığı ısıtınca, bizim buradaki duvarlar çok tutumlu davranıp nedense sıcağı bir türlü dışarı bırakmayıp, gece de güneş varmış gibi yanmaya devam ediyor. Aslında buraları yapan müteahhitleri biraz burada yatırmak lazım ki, kullandığı kalitesiz malların neler yaptığını görsün.

Benim açımdan bir sorun yok, çünkü sıcak omuriliğimdeki ağrılara iyi geliyor diye kendimi o kadar şartlandırdım ki, buna tüm kalbimle inanmaya başladım. Yani bana acı çektiremiyorlar. (Maalesef bunu diğer insanlar için söyleyemeyeceğim.)

İçinde yaşadığımız küçük koğuşumuzun hali ile küçük bir de bahçesi var. Bahçe kapıları kapanmadan önce bazen yıldızlar görünüyordu. En büyük zevkim ise, astrolojiye olan ilgimden dolayı o yıldızlara dikkatli bir şekilde bakmak oluyordu. Cezaevine geldiğimden bir süre sonra, bahçe duvarlarının üstünü telle kapladılar. Bahsettiğim teller bizlerin bildiği normal tel değil, ülkelerin sınırlarını belirlemek için kullanılan rulo tellerden… Tabi ki sizin de tahmin ettiğiniz gibi, o günden sonra gökyüzüne bakmanın hiçbir esprisi kalmadı. Ancak bu düşüncede takılıp kalmayı tercih etmedim. Kendi hayalimde gökyüzünü bir tablo, rulo telleri de bu tablonun çerçevesi olarak tasavvur ediyorum. Tellerin takılmamış olduğu zamandaki kadar keyif almasam da, bu düşünce ile tekrar keyif almaya başladım.

Bu satırları okurken, içinizden bu kadar da iyimserlik abartı artık, mutlaka demişsinizdir. Ben sadece uyguladığım tarzı söylüyorum, F tipinde 3 sene yatan insanlar genellikle çöküntü yaşıyorlar. (ruhen ve fiziken) Ancak bu düşünce tarzı, resimlerden ve yazdığım bu satırlardan anlayacağınız üzere, hem ruhen hem fiziken, değil beni çökertmek, en az onlarca, yüzlerce kat çok daha iyi duruma getirmiştir.

Hepiniz bu hikayeyi mutlaka bir yerlerde okumuşsunuzdur. Sabah saatlerinde iki arkadaş deniz kenarında yürüyüş yaparken, milyonlarca denizyıldızının sahile vurduğunu görürler. Bir tanesi eğilerek denizyıldızının tekini alıp tekrardan denize atar. Arkadaşının cevabı ona görmüyor musun? Sahilde yüz binlerce, hatta milyonlarca var, diyerek bu yaptığı ile ne değişeceğini sorar, arkadaşının cevabı ise kısa ve nettir: "Bak, bunun için çok şey değişti" der. Ve elindeki deniz yıldızını denize atar.

Biraz önce de belirttiğim gibi, hepiniz bu hikayeyi bir yerlerde okumuşsunuzdur. Ben ise bu hikayede yer alan olayın aynısını, insanlara baktığımda görüyorum. Hepsi kendi beyinlerinin içinde, aslında ufacık bir sorunu büyüterek öyle bir hale getirmiş ki, hayata dair tüm umutlarını, inançlarını, kısacası her şeyini kaybetmiş bir robot olarak hayatlarına devam ediyorlar. Bu yüzden de hayatta güzel olan her şeyi ıskalıyorlar.

Maalesef bu insanlar sayıca o kadar çok ki, sahile vuran o denizyıldızlarından bile çoklar. Ben de bu yüzden bütün herkese, gece-gündüz anlatırdım. Yani hikayedeki deniz yıldızının denize dönebilmesi gibi gerçek manada yaşama dönebilmelerini isterdim. Tabii ki bu süreç çok yıpratıcı ve yorucu olurdu. Vücudumdaki bütün enerjinin bittiğini hissederken bile. İnancım gereği, kurtarılmış bir kişi, bir kişidir diyerek yoluma devam ederdim. Ancak bu süreç biraz önce de belirttiğim gibi çok yorucu ve yıpratıcı olurdu.

22 yaşında sigortalı bir iş bulayım, 60 yaşımda emekli olup, emekli maaşımla da bir oda bir salon küçük bir daire ya da küçük bir gecekondu alırım düşüncesinde olan bir insanın sahile vurmuş o denizyıldızından acaba çok mu farkı var? Bir tanesi kumsalda kuruyarak ölürken bir diğeri yaşadığını zannederek ölü bir hayat geçirecek. İçinde renklerin, ahenklerin, umutların, hayallerin olmadığı bir hayat, acaba gerçekten bir yaşam mıdır?

Bize dayattıkları düzen kimimizi 10 yaşında, kimimizi 15 yaşında, en dayanıklı olanları ise 25 yaşında öldürüyor. Ancak bu ölülerin diğerlerinden tek farkı cenaze namazları 60-70 yaşında kılınıyor.

Biraz önce anlattığım gibi, çevremdeki herkesi bu uykudan uyandırayım istiyordum ve bunda da kesinlikle başarılı oluyordum. Anlattıklarımın neticesinde gözlerindeki enerjiyi hissedersem vedalaşıp ayrılıyordum. Ancak bize çocukluğumuzdan beri öğretilmiş olan kalitesiz bilgilerden ve öğretilerden dolayı yaşam enerjisini kendisine yükleyebildiğime inandığım o kişiler biraz önce de belirttiğim gibi hayatımızın içindeki o yanlış öğretilerden dolayı, kısa bir zamanda maalesef ki tekrar eski hallerine dönüyorlardı.

Tekrar karşılaştığımızda neden böyle olduğunu sorduğumda aldığım cevap ise hepsinden korkunç olurdu. En fazla söylenen bahane ailesinden kalan bir para olmadığı için hiç bir şansının olmadığıydı. Yani bu devirde hiçbir şeyin parasız yapılamayacağıydı. Oysa ki bahsedilmeye değer başarı hikayelerinin, öykülerinin hepsi imkansızlıklar içerisindeyken başaranların hikayesidir. Tabii ki kendilerine yine gerekli enerji ve motivasyonu sağlar, tekrar görüşene kadar da her birini ayrı ayrı merak ederdim. Kendisine her zaman acıyanların sonu maalesef hiç değişmedi.(Yaptığım maddi ve manevi desteklere rağmen)

Ancak kendisine acımaktan vazgeçen, ben buradayım diyebilen arkadaşlarımız da oldu. (Maalesef ki sayıları çok fazla değil) Kendilerine her zaman anlattığım gibi, bu dünyada bir yarışçı gibi kararlı olup başarıyı yakalarken yaşamda misafir olduklarını unutmayıp iç huzurlarını da koruyabildiler.

Bu arkadaşlarımızın şu anda birçoğu iş adamı, politikacı, kulüp başkanı, yazar, sporcu olarak hayatlarına devam ediyorlar

Tüm kalbimle isterim ki, bütün herkes, ama bütün herkes bu enerjiye sahip olsun. Bence bu enerjiyi yakalayabilmiş herkesin görevi bu enerjiyi başka bir arkadaşına da mutlaka bulaştırmasıdır. Bu şartlarda bizler ancak güçlü olabiliriz.

Ama biraz önce de söylediğim gibi bu çok zor ve meşakkatli bir şeydir. Siz onlara yaşam enerjinizi, başarı enerjinizi bulaştırmak isterken onlar sizi kendilerine benzetebilirler.

İşte bu konuda çok ama çok dikkatli olmalıyız. Böyle bir şey hissettiğimiz zaman, karşımızdaki kişi her ne kadar yakınımız olursa olsun, ilişkimizi bıçakla keser gibi kesmeliyiz. Bence dünyadaki en tehlikeli insan, kronikleşmiş kötümserlerdir. Düşmanımız bizi silahla direkt gelerek öldürür, ancak dost kılığına girmiş bu şekildeki düşman veya gafil ruhumuzu zehirleyerek 20 yaşında ölmemize, 60-70 yaşımızda da gömülmemize sebep olur. Bu arada yaşanılan, her gün bir ölüm gibidir. Silahla bizi bir kerede vurup öldüren düşmanımızdan çok daha kötüsünü yapmıştır. Bizi sürünerek yaşamaya alıştırmıştır.

Konular buranın şartlarından açıldı, oradan da nerelere devam etti. Ben tekrar bulunduğum yerle ilgili bir şeyler anlatmak istiyorum.

Tutuklanıp bu cezaevine geldiğimde, anlayamadığım şeylerden biri de, cezaevinde mektuplaşma konusuydu. Örnek vermek gerekirse, 5 metre ötemizdeki koğuşa mektup yazmak istiyorsunuz. Yazdığınız mektup sabah sayımında koğuştan alınıyor, içi kontrol ediliyor, yazdığınız yazılar da okunduktan sonra cezaevi görevlilerince dışarıya postaneye getiriliyor. Postanede mühürlenip oradaki görevlilerce tekrardan cezaevine getiriliyor. Mektup açılıyor tekrar aranıyor, tekrar okunuyor, daha sonra tekrar sizin beş metre yanınızdaki koğuşa veriliyor.

Bunu yetkililere birçok kere söyledim. Bunun çok komik bir uygulama olduğunu, bu uygulama bilinse kesinlikle mizah dergilerine çıkacağını söyledim. Aradan seneler geçti uygulamada hiçbir değişiklik yok. En son bundan 2-3 ay önce yeni bir uygulamaya geçildi. Cuma günleri cezaevi içerisinde mektuplaşılabileceği söylendi.

Biraz önce de anlatmaya çalıştığım şey de aynen bunun gibiydi. Arada çok fark yok. Yan koğuşumuza elden verilmeyen mektup kilometrelerce yolu gidip geri gelirken birçok memurun vaktini, zamanını alıyordu. Mahkumların cebinden de pul parası gidiyordu.

Bu uygulamanın saçma olduğunu tabii ki herkes anlayabilir, ancak yapılabilecek bir şey yok, yönetmelikte böyle yazıyor. Sakın aklınıza buradaki görevliler bunu düşünemez diye bir şey gelmesin. Cezaevindeki gardiyanların hepsi üniversite mezunu, hatta bazıları kimyager, bazıları mülkiyeli, belki de şaka yaptığımı sanıyorsunuz inanın şaka değil. Üniversiteye giriş puanları hukuktan bile yüksek olan arkadaşlar var. Yani cezaevinin her şeyinin bağlı olduğu savcıdan üniversitede daha yüksek bir puan almışlar, daha iyi bir bölümü okumuşlar, ancak cezaevine gardiyan olarak girmişler. Anlayamadığınızı biliyorum, çünkü bu uygulamayı ben halen daha anlayamadım.

Biraz önce anlatmış olduğum şeylerden zannederim ki hiçbir farkı yok. Bir insanın yaşarken hayallerinin ölmesini bundan daha iyi ne anlatabilir ki?

Yine bir insan aklının alırken zorlanacağı başka bir uygulama, her adım başı üstünüzün aranması. Koğuştan avukatınıza çıkarsınız, üstünüz, ayakkabınıza kadar aranır. Avukat mahalline girersiniz, aranırsınız. Çıkarsınız, yine aranırsınız. Koğuşa geri gelirsiniz, yine aranırsınız. Yani 25 metrelik mesafede 4 kere aranırsınız. Bu meyanda da 25 metrelik bu mesafede bütün hareketleriniz kameralar tarafından kayıt altına alınır. E zaten kameralar var. Bu kadar arama niye diye düşünebilirsiniz. Hadi 1 kere arama mantıken kabul edilebilir. Ancak 25 metrede 4 kere arama mantığını bulamayız, en azından ben bulamadım. Aslında çok daha pratik uygulama metotları bulunabilir. Ancak yönetmelik böyle yazılmış. Her şey kameralarla kontrol edildiği için de kimsenin inisiyatif kullanma şansı yok.

Bütün bunları detaylı anlatmamın sebebi, yaşanılan yerdeki şartların kötülüğünün hiçbir öneminin olmadığıdır. Önemli olan tek şeyin bizim bunu nasıl gördüğümüz ve düşündüğümüzdür. Her zaman söylediğim gibi, biz izin vermediğimiz sürece bizi hiç kimse üzemez. İlla ki bir örnek gerekiyorsa, bu konuda kendimi büyük bir zevkle örnek gösterebilirim.

Tabii bir de Sedat PEKER olmamızdan dolayı yaşadığımız başkaca olumsuzlukları da ortaya koyarsak, her şey çok daha acayip olur. Mesela; diğer mahkumları 2 ayda 1 ararlar (koğuşlarını), bizim koğuşları ise çeşitli sebeplerle, 15 günde 1 ararlar. Ancak hiçbir önemi yok, bu sayede eşyalarımız devamlı havalanmış oluyor.

Jean Paul Sartie'nin çok beğendiğim bir sözü "İnsanın özgürlüğü, kendisine yapılanlara karşı takındığı tavırda gizlidir" der. Bu güzel öğretiden de anlayacağımız gibi, bize yapılanların çok bir öneminin olmadığıdır.

GASSON'a ait bir öğreti ise şöyle der: "İnsanın'ın en büyük dostu zorluklardır. Çünkü insanı karşılaştığı zorluklar kuvvetlendirir"

Mektubun başından beri, içine mizah katarak anlattığım tüm bu hikayeler, bu öğretinin de doğruladığı gibi, beni sadece daha güçlü yaptı.

Hayallerimi ise değil kaybetmek, birilerinin onlara dokunmasına dahi izin vermedim. Bir düşünürün güzel bir sözü vardır: "Umutla yolculuk etmek, gidilecek yere varmaktan çok daha zevklidir.” Bir önceki gün yani 13 Aralık Cumartesi yaptığım paylaşıma birçok arkadaşımız olumlu ancak bazı arkadaşlarımızda başarısızlıkları normalleştiren gerekçeler yazmışlar.

Bizlerden daha önceleri yaşamış, evrenin gizemlerine karşı çözümler üretebilmiş tüm filozofların, bilge kişilerin öğretileri, bizleri yaşam yolculuğumuzda yalnız bırakmayarak, bize rehberlik yapacaklardır. İyi rehberlere sahip olabilmemiz için sadece okuma yazma bilmemiz yeterlidir. Anam yok, babam yok, param yok, çok zayıfım, çok şişmanım, çok çirkinim gibi başarısız olmamız gerektiğine dair istersek binlerce bahane daha bulabilerek kendimizi kronikleşmiş bir kötümser haline çevirebiliriz.

Bunların hepsi bence işin kolayına kaçmaktır. Yarıştan kopmaktır. Yaşam mücadelesinin en başında havlu atmaktır.

Toplumları sömüren yaratıkların zaten bizlerden istedikleri bu hale gelmemizdir. Savaş azmi olmayan, mücadele azmi olmayan, bir robot haline bizleri getirerek, efendimiz olmaya talip olurlar. Bizlere de hayatta kalmamıza yetecek kadar artık ve kırıntı verirler. Soylu bir milletin onurlu bir bireyi olma hakkımızı elimizden alırlar. Şunu hiçbir zaman unutmamalıyız, "Ziyafet sofrasındaki kırıntılara talip olanlar, hiçbir zaman efendi olamazlar." Halk olarak bizi ve vatandaşı olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devletini bu öğretiden daha iyi hiçbir şeyin anlatamayacağını zannediyorum.

Asırlardır bizi ve devletimizi karın tokluğuna köle olmaya zorlayanlar bunu tam başardıklarını zannettikleri her anda mutlaka hesapta olmayan bir dirençle karşılaşıyorlar. Bu direnç, bizim genetiğimize Yüce Yaratıcı tarafından işlenmiş olan, onurumuza ve özgürlüğümüze aşık olma özelliğimizdir. Daha doğrusu olmazsa olmazımızdır. Biz bunu onurlu, şerefli, Müslüman Türkler yakıştırması ile sıfatlandırıyoruz. Evet, bu onur, şeref bizim DNA'mızın içinde var ve bu özelliklerimiz biraz önce de söylediğim gibi genetiğimize Yüce Yaratıcı tarafından işlenmiştir.

Ancak bu kaliteli özelliklerimiz, bizi özgür kılmaya yetiyor, maalesef ki acı çekmemize engel olamıyor.

Onurlu, şerefli, Müslüman Türkler olma özelliğimizi bir olarak kabul etmeli ancak kendimizi bir özellikle daha geliştirmeliyiz. Yani bir artı bir olmalıyız. Onurlu ve Zengin Türkler olmalıyız. Bence her Müslüman Türk'ün en büyük görevi zengin olmak olmalı. (Tabii ki kaliteli özelliklerini kaybetmeden)

Hayallerimizi zenginlik üzerine kurmalıyız. Planlarımızı zenginlik üzerine yapmalıyız. Paranın kötü bir şey olduğuna dair bugüne kadar öğretilen her şeyi beynimizden silmeli ve bu öğretileri çocuklarımıza asla aktarmamalıyız. Maalesef dünya var olduğundan beri değişmeyen bir gerçek var. Bu gerçeği bir düşünür çok güzel bir şekilde tanımlamış adını da altın kural olarak belirlemiştir: "Parası olan kuralı koyar." demiş. Hemen peşinden de altın kurala ek diye bir madde yazmış: "Kuralı koyan kalan parayı da alır." demiş. Biraz önce de söylediğim gibi dünya var olduğundan beri bu sistem hiç değişmemiştir.

Medeni dünyası’nın bir parçası olduğumuz için gurur duyuyoruz. Birleşmiş Milletlerin üyesi olduğumuz için sevinç içerisindeyiz. Medeni Dünyanın görünürdeki yüzü, temsilcisi Birleşmiş Milletler medeniliğini göstererek Afrika kıtasına yardım ediyor. Bizleri temsil eden, daha doğrusu medeni dünyayı temsil eden Birleşmiş Milletler görevlileri 10-11 yaşından büyük bütün kız çocukları ile yiyecek verme karşılığında cinsel ilişkiye giriyor. O yaşlarda neredeyse hiç kız kalmamış. Çünkü Birleşmiş Milletler görevlileri hepsine tecavüz etmiş. İşte övündüğümüz medeni dünyamız budur. Bir kıta düşünün, altını var, elması var, petrolü var, doğalgazı var. Ancak yiyecek ekmekleri yok. Bunun tek sebebi ise, medeni dünyanın vitrinini oluşturan emperyalist, siyonist güçlerin daha rahat yaşamak, daha çok para sahibi olabilmek için halen daha o kıtayı sömürmeleri değil midir? (Cennetmekan Mehmet Akif ERSOY (r.a) tarif ettiği medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın tarifi, bugünün siyonistlerinin ve emparyalistlerinin sanki kısa künyesi gibidir.)

Benim anlamadığım ise bütün herkesin bunları duyduğunda üzülmesi ancak bir şey yapmak için yerinden kalkmamasıdır. Her zaman söylediğim gibi dünyada yaşanılan kötü olaylara kuru kuru’ya üzülmek, yeterli bir erdem değildir. Düzeltmek için mücadele etmek gerekir. Mücadele edebilmek için ise güçlü ve daha cesur olmak lazım gelir.

Bu yazıyı okurken, bazılarımız iyi ama benim hiçbir şeyim yok ki, ne yapabilirim diyecektir. Senin yapacağın ilk şey de o zaman bir şeylere sahip olmak adına yola çıkarak mücadeleye başlamaktır.

Her zaman söylediğim gibi en kötü şey ise yapamayacağım, başaramayacağım diyerek bahane üretmektir.

Ben enerjimin düştüğü durumlarda başucumda yazılı duran "YÜCE ALLAH’IM DURDURULMAYI VE CESARETİNİ YİTİRMEYİ REDDEDİYORUM.ÇÜNKÜ DURDURULMAYI REDDEDEN BİRİNİ HİÇBİR GÜCÜN DURDURAMAYACAĞINI, CESARETİNİ YİTİRMEYİ REDDEDEN BİRİNİ, HİÇBİR ŞEYİN KORKUTAMAYACAĞINI BİLİYORUM.” sözünü durmadan tekrar ederim.Faydasını görüp görmediğimi sorarsanız, benim üzerimde etkisi çok müthiş oluyor. En kötü anlarınızda sizlere de faydası olacağını tahmin ediyorum. Bu duayı sizlerde mutlaka devamlı tekrarlayın. HAYATINIZIN KALAN BÖLÜMÜNÜ İSE MUTLAKA AYAKTA TAMAMLAYIN.

Bir önceki mektubumda kendisinden bahsettiğim eski Organize Şube Müdürü Ayhan Burhan hakkımda suç duyurusunda bulunmuş, yarın ifade vereceğim, o yüzden muhabbetinize ortak olmak için yazdığım bu mektubumu biraz kısa tutacağım, ancak tabi ki bundan sonra muhabbetinize siz istediğiniz sürece tekrar-tekrar dahil olacağım.

Bir de mektuplarınızda devamlı sorduğunuz, aldığım ceza konusuna değineyim, eğer ki mahkeme tarafından verilen cezayı Yargıtay’ da onaylarsa daha önce yatmış olduğum 9 ay ve 6 aylık alacaklı olduğum cezaları da düşünce 3 sene 1 ay daha burada kalacağım demektir.

Ben hariç bütün hukukçuların görüşü bu cezanın mutlaka bozulacağı yönünde ancak bana kalırsa yargılandığım dosyadan böyle bir karar çıkabiliyorsa Vallahi orada onaylanabilir de.

Beni yargılayan mahkeme heyetine söylediğim hakkımda vereceğiniz lehte veya aleyhte her karara saygılıyım, adaletinizden razı olacağım sözü için pişman değilim, ancak Yüce Allah’ta biliyor ya ben bu cezayı bir türlü anlayamadım.

Bir önceki mektubumda bütün suçlamalardan suçlu bulunsam bile bana verilebilecek cezanın belli olduğunu yatmışlığımın karşılığında da normal şartlar altında tahliye edileceğimi söylemiştim. Ben bu şahsıma verilen cezadan daha çok yaptığım yorumla aldığım cezanın uyuşmamasından rahatsız oldum, sebebi ise şudur; ben bu tip konularda hiçbir zaman hayali kurgular üretmem, ancak verilen bu cezadan sonra sanki böyle bir duruma düştüm.

Benim son mektubumda bu şekilde yazmamın sebebi aynı maddelerden yargılanan birilerine toplamda aynı mahkemenin 5,5 sene kadar ceza vermesiydi. Kararı ben gözlerimle gördüm, bu yüzden bu şekilde yorumda bulundum. Ben kanun maddelerinin kişiden kişiye değiştiğini bilmiyordum ki, bu sayede öğrendim.

Başkalarına 5,5 sene, Sedat PEKER olunca 14,5 sene! Samimiyetime inanın, söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum, ne denir, nasıl söylenir bilmiyorum, mahkeme kararını gözlerimle gördüm. (Aynı suçlardan bir daha söylüyorum, toplamda 5,5 sene…) Bu kararın kimler hakkında verildiğini veya dosya numarasını belirtmek istemiyorum, çünkü samimi olmadığımız, tanımadığımız insanlar (belki rahatsız olabilirler)

Benim dosyam o arkadaşlardan da farklı yani bana 5,5 sene verebilmesi de mümkün değil, bana Yusuf Altay isimli kişiyi alıkoymak ve yağmaya eksik teşebbüste bulunmaktan 8 sene hapis cezası verildi. Karara göre, biz Yusuf Altay’dan senet almışız, ancak senedi tahsil edememişiz, bu yüzden dolayı yağma suçunu işlememişiz yağmaya eksik teşebbüste kalmışız.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa, ortada olmayan bir senetten dolayı insanlara cezalar verildi, ortada olmayan bir senetten dolayı ceza aldık, biraz önce de söylediğim gibi bu Cumhuriyet tarihinde ilk defa yaşandı.(Bahsedilen senetler bulunamadı)

Tabi ki sizler bilmiyorsunuzdur; bu suçlamayla ilgili, benim hakkımda daha önce işlem yapıldı, bana takipsizlik kararı verildi. Yusuf Altay ise adımı kullanarak bir işadamını gasp etmekten tutuklandı.

Bu yüzden dolayı, haricen Organize Şube yetkilileri hakkında dava açıldı, söylenilene göre usulen bizim mahkeme karar vermeden önce polislerin yargılandığı mahkemenin neticesini beklemeliymiş, şimdi o mahkeme de neticelendi. Mahkemenin kararı diyor ki, Yusuf Altay birçok suçtan aranırken bu yetkililer onu yakalamamış, hatta yönlendirerek Sedat PEKER’in aleyhinde ifade vermesini sağlamışlardır.

Bu şartlarda normalde benim tahliye edilmem, (hemen) bu delil ışığında da yeniden yargılama yapılması gerekirdi. Ancak bizim dosyamız henüz bir hafta önce Yargıtay’a ulaştı. Mahkemenin önüne gitmesi de en az 7-8 ayı bulur, ondan sonra ise ne olursa olsun, inanın ki, böyle bir ceza verildi ya, benim söyleyebileceğim başka hiçbir şey yok.

Yalnız sizlerden tek ricam bu mektubu okuduktan sonra, yorum yaparken aniden öfkenize kapılıp beni yargılayan mahkeme hakkında kötü kelamlarda bulunmamanızdır. İnanın böyle bir şey beni aldığım cezadan daha çok üzer.

Mahkeme, bu tahkikatı hazırlayan yetkililerin söylediğine inanmıştır. Ancak ortaya çıkan son mahkeme kararı, benim söylediklerimin doğru olduğunu kanıtlamıştır.

Bu 3 yetkili hakkında mahkemenin verdiği cezaya itiraz ettik. Cezanın en alt limitten verildiğini, aslında üst limitten verilmesi gerektiğini söyledik. Mahkemenin 3-4 aylık memuriyetten men cezası vermesinin haricinde bu karar Yargıtay’ca onaylanırsa, bu 3 yetkili polis iç tüzüğüne göre ebediyen memuriyetten atılacaklardır. Çünkü polis iç tüzüğü gayet açıktır. Firari bir kişiyi yakalamayan, memuriyetten tamamen uzaklaştırılır diyor. Mahkeme kararında da açık bir şekilde firari Yusuf Altay’ı yakalamayıp kolladıkları belirtilmekte, eğer ki Emniyet Genel Müdürlüğü polis iç tüzüğündeki gibi uygulama yapmayıp bu kişileri ebediyen meslekten atmazsa, Bölge İdare Mahkemesine verilecek bir dilekçe sayesinde bu kararı uygulamak zorunda kalacaklardır. Hem sadece bu mahkeme de değil bu mahkemenin haricinde haklarında açılan başka davalar var.

Bu cezaları tecil edildiği için bundan sonraki kararlarında mahkemelerce suçlu bulunurlarsa cezaevine gireceklerdir, çünkü 5 sene içinde aynı kişi hakkında ancak bir ceza tecil edilebilir.

Şikayetçi olduğum neticesinde de ceza alan şahıslardan bir tanesinin tayini İspir’e çıkmıştı (Emniyet Amiri Mesut Şahin’dir) Gazeteleri okurken ya da televizyonu seyrederken bir haber gözüme çarptı. 3-4 arkadaş rafting yaparken botları kayalara çarpmış biri ölmüş, bir diğeri de komadaymış. İl Emniyet Müdürü açıklama yapıyordu, içimden bir ses sevinmemi çünkü bu kişinin bana haksızlık yaptığını söylüyordu. Diğer ses de üzülmem gerektiğini, çünkü komada olduğunu, arkadaşını kaybettiğini söylüyordu. Ben üzülmeyi tercih ettim, ALLAH şifa versin dedim.

Birileri bu arkadaşları üzerimize yönlendirdi, hiç biriyle bir düşmanlığım da, bölüşemediğim de bir şey yoktu. Onlar bana bunları yaşattılar, yakında da (cezaları Yargıtay’da onanınca) polis iç tüzüğüne göre ömür boyu meslekten uzaklaştırılacaklar.

Biraz önce de söylediğim gibi, diğer mahkemelerin neticesinde de kim bilir belki de cezaevine girecekler. ( o zaman beni daha iyi anlayabileceklerini zannediyorum) Gerçi onlar beni yine anlayamaz, çünkü onlar gerçekten işledikleri suçun cezasını yatacaklar.

Artık yavaş-yavaş satırlarıma son veriyorum, çünkü biraz öncede söylediğim gibi, eski Organize Şube Müdürü Ayhan Burhan’ın şikayetinden dolayı ifade vermek için Kandıra Adliyesine gideceğim. Sizi ve tüm sevdiklerinizi Yüce Yaratıcıya emanet ediyorum.

SEDAT PEKER
Ziyaretçi Defteri
Turgay UZUN Gönderi no: 152439  /
Turgay UZUN
Yolunuz Bahtınız Açık Olsun Yüce Rabbım Yar ve Yardımcınız Olsun.. Bir Umuttur Yaşamak..
Mesaj göndermek için ilgili alanları doldurunuz
Gönderinizde resminizin gözükmesi için facebook ile giriş yapınız. 
E-Mail Adresiniz
Mesajınız